SÖZCÜ PLUS GİRİŞ

Milli serbest dalışçı Fatma Uruk, Sözcü Skor’a konuştu… Derin denizlerde korkusuz bir ekonomist!

Dünya rekoru denemesine hazırlanan milli serbest dalışçı Fatma Uruk, hedeflerini, hikayesini ve hazırlık sürecini Sözcü Skor'a anlattı. Özel bir bankada kıdemli müfettiş olarak görev yapan ve ODTÜ mezunu bir ekonomist olan Fatma Uruk, 2015'te geçirdiği bir kaza sonrası kronik vertigoya yakalanışını ve tüm zorluklara rağmen tutkunu olduğu spora nasıl sıkı sıkıya sarıldığını anlattı.

Hevesinizin ve heyecanınızın kırılması için başınıza ne gelmesi gerekir? Ne olursa vazgeçersiniz? Veya hangi “tutkunuz” zamanla “hobiye” daha sonra da anıya veya daha acısı ‘keşke’ye dönüştü? Bir ilhama, bir tetikleyici güce, procrastination hastalağından kurtulmanıza yarayacak bir örneğe ihtiyacınız varsa milli sporcumuz, serbest dalışçı Fatma Uruk’a bakmanızda fayda var. 18’inden sonra rekabetçi seviyede serbest dalış sporuna başlayan ve elde ettiği sayısız önemli derecenin yanında dünya rekorunu kırmayı hedefleyen Fatma Uruk, 2015’te antrenman esnasında geçirdiği bir kaza sonrası kronik vertigoya yakalandı. Aynı zamanda koku ve tat alma duyularını da yitiren Uruk, 2015’te kazadan kısa bir süre sonra Türkiye ikincisi oldu. ODTÜ mezunu bir ekonomist olan Fatma Uruk, tam zamanlı olarak özel bir bankada Kıdemli Müfettiş olarak çalışmakta.

Bu ilginç ve ilham verici hikayenin kahramanı Fatma Uruk, Sözcü Skor’a konuştu; tempolu yaşamını, olağanüstü hikayesini ve hedeflerini tüm samimiyeti ve eğlencesiyle anlattı.

Fotoğraflar ve su altı görüntüleri: Tamer Günal

Kamera: Kubilay Altuğ

Kurgu: Korhan Topçuoğlu

Sporla olan ilişkiniz nasıl başladı? Bu hikayenizi merak ediyorum. Hangi sporcuya sorarsam, çocukluğundan, derinden geliyor…

Benim de öyle.

Bir spor aşıklığı durumu oluyor. Sizin nasıldı?

Benim ailemde sporcu yok ama ben spor yapmayı hep çok sevdim. İzmir doğumluyum. Deniz kenarında geçti hayatım. Yani her yıl yaz tatillerinde ailemle kamp kurardık deniz kenarında. Başka sporlara da heveslenip meraklandığım oluyordu ama bir şekilde onlarla bir ilişkim olamadı, başlayamadım. Benim elimin altında da deniz vardı. En yakınımda olan, en kolay olan benim için oydu. Dalış merakı da orada başladı. Yüzmeye giderdik ama ben daha çok suyun altında geçirirdim vaktimi. Hatta komşularımız falan aileme şikayete gelirlerdi. Denize benimle girmek istemezlerdi, korkarlardı çünkü. Yüzmekten çok dalardım ve gözden kaybolurdum, çıkmak bilmezdim, ürkütürdü biraz bu onları.

Bir şeyler mi topluyordunuz?

Topluyordum. Deniz kestanesi kabukları mesela, o kestanenin dikenleri düştükten sonra renkli bir kabuk çıkar onun altından. Suya düştüğünde de ters durur. Yani herhalde 10-12 metrelerdeydi ve ben küçükken onları dalıp topluyordum. Şimdi onların 10-12 metrelerde olduğuna da dalış saatiyle gidip bakıyorum. Ve diyorum “Aaa iyi mesafeymiş yani çocuk için, fena değil.” :) Böyle başladı benim için dalış. Sonrasında hep devam ettim zaten, denizle olan ilişkim hiç kesilmedi. Üniversite sınavlarına hazırlanırken evde bir TRT belgeseli izledim. Önce bir ‘skydiving’ ile alakalı bir belgesel vardı, hiç unutmuyorum. “Aaa!” dedim “Ne güzel ya böyle ekstrem sporlar.” Ardından da serbest dalışla ilgili bir şey başladı. Yasemin Dalkılıç'ın Mısır’da yaptığı rekor denemesinin hikayesinin belgesiydi. Orada tam olarak “Ben de dalıyorum, ben de yapabilirim. Bu benim de yaptığım bir şey” dedim. Böyle düşündüğümü hatırlıyorum ama onun yanında bir de; Yasemin'in ATV motor ile çöllerde dolaşması, oradaki süreç, yanındaki ekip, eğlenmeleri hissi, Mısır’daki o su altı zenginlikleri benim de görüp “Yapabilir miyim acaba?”, “Yaparım.” “Yapacağım.” “Nasıl yaparım?” diye düşünmemi sağladı. Böyle başladı. Sonrasında gittim, su altı sporlarıyla ilgilenen üniversiteleri gezmeye başladım. Ege Üniversitesi’ne gittim vs. ama hep geri döndüm. Hem serbest dalış yoktu o okullarda hem de ‘scuba’ya yönlendiriyorlardı, scuba benim istediğim şey değildi. Sonra ben de Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Boğaziçi’nin ve birkaç yerde daha serbest dalış kulüpleri olduğunu öğrendim. Tercihlerimi buna göre yaptım üniversitede. ODTÜ’ye gittim, ilk teorik eğitimlerim orada başladı. Yani esas sporcu olarak yapmaya 18 yaşından sonra başladım. Bunun öncesinde bir sporcu geçmişim başka bir branştan yok. Aslında arkadaşlarıma böyle anlattığımda bana “Fatma böyle anlatma, hiç profesyonel durmuyor. Bir şey söyle ya işte ilkokuldayken de şu sporu yapıyordum” falan. Ama böyle değil gerçekten. :) Aslında “istedim ve yaptım” durumu var yani sizde…

Aynen öyle. Biraz sporcu olmayı da gerçekten kafamı gözümü yara yara rekabet etmeyi, o ortamda bulunmayı seviyorum. Gerçekten çünkü kolay bir şey değil. Başka bir branşta olmak ve bir şeyler yapıyor olmak büyük fayda sağlıyor. Ben oralarda biraz tökezledim. Ama bir şekilde milli takım seviyesine kadar getirdim. Şu anda da hala devam ediyorum.

Şunun da altını çizmek isterim; mesela yakaladığım detay hani bir üniversite tercihi olur ya genelde sporcular işte bazı bir kısmı BESYO okur veya işte başka bölümlerde veya belki özel üniversitelere falan yönelebilir kendini hani yönlendirmesi için. Ama size bakıyorum ODTÜ mü Boğaziçi mi falan noktasından OTDÜ’yü seçmişsiniz! :)

Puanım iyi geldi!

O nasıl oldu ya? Bu durumun da altını çizmenizi isterim. Çünkü klasik Türk ailelerinde vardır ya “sporla okul birlikte gitmesin” diye. Yoksa aileniz bunu bir hobi olarak yapacağınızı mı düşünüyordu acaba?

Evet aynen öyle! Hala öyle bir şey var. “Bıraktım” desem şu an annem, babam çok sevinir yani. :) Hiçbir şekilde çünkü devam etmemi istemiyorlar.

Klasik “Yine dal, yine dal da…” mı?

“İşinle gücünle ilgilen. Bu şeylerde çok vakit kaybetme” gibi. Ama net bir yönlendirme de olmadı. Eğitim tarafına doğru da olmadı, spor tarafına doğru da olmadı. Biraz böyle kendi kendime buldum gibi oldu. Birleştirmeye çalıştım, hep öyle yaptım. Eğitim hayatım benim için çok önemli. Ben de genç sporcuları takip ediyorum. Biz eskiden sadece kendimizi öyle sanıyorduk ama bir sürü gerçekten çok iyi eğitim alıp aynı zamanda öğrenciyken devam eden, sporu hem profesyonel olarak yapıp hem başka şeylere de ilgi duyan çok genç sporcu da var. Ben de öyle hedefler koydum kendime. Yani yarın bir şekilde işte bir şey olsa -sonuçta sağlığınız önemli spora devam edebilmek için- ben başka bir şey yine bulurum, yine yaparım. Biraz böyle yaşama sevinci hayatta neler yapmak istediğinizle alakalı. Şu anda da bir yandan yazıyorum. “Dalış Günlüklerim” var. Hatta “Yayınlasana artık” falan diyenler oluyor. Bir sürü beni besleyen şey var hayatta. Ben onları birleştirmeye çalıştım. Şu an eğitim biraz sekteye uğradı. İşime devam ediyorum. Tabii ki çok zor, hepsini aynı anda, bir sürü şey yapmaya çalışıyorum. Bilmiyorum daha ne kadar bu şekilde gidecek ama şu an halimden memnunum.

Zorluklar noktasına dönecek olursak, bu yaptığınız sporda, profesyonelliğe geçiş noktasında veya tamamen spora odaklanma noktasında ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz veya yaşadınız?

Profesyonel aslında baktığımızda sözlük anlamı olarak “yaptığınız şeyden para kazanmak.” Ben kazanmıyorum, para döküyorum! :) Fakat profesyonel gibi yapıyorum ve profesyonel sporcularla yarışıyorum. Bu da bir benim için handikap zaten.

Aslında öyle düzeltmem lazım. Profesyonelden ziyade çünkü Türkiye’de profesyonel olup yani para kazanabildiğiniz sporlar nadir, az sayıda. Rekabetçi seviyede yapma noktasında ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

Bir yandan profesyonel meslek hayatı devam ettirebiliyor olmak benim için çok zor. Profesyonelliğe geçişimde o zamanlar derinlik yarışmaları yapılmıyordu denizde. Ben denizde öğrendim dalmayı ve denizle ilgili bir şeyler hep hayalimdekiler, orada yarışmak. Ama havuz yarışmaları vardı, onlara katılıyordum, hiç mutlu olmuyordum. İşte takımda birisi eksik olduğunda giderdim ve derece de alırdım ama ne kimseye bir şey anlatırdım “Ben şunu yaptım.” falan diye ne de o beni mutlu ederdi. Sadece yapabildiğim için yaptığım bir şeydi ama rekabet etme kısmına orası çok fayda sağladı. Hatta üniversitede şey diye düşünmeye başladım “Ben havuzda yarışmayı sevmiyorum. Başka da bir alan yok benim için. Rekabet de yok yani benlik bir durum değil belli ki.”

Aslında yine bir mesaj vermiş oluyorsunuz. Yani olay burada derece değil aslında yani onu anlıyoruz.

Değil.

Derece hiçbir zaman değil hatta yani.

Bende hiçbir zaman olmadı. Bunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim, hala daha değil. Oradayken hele hiç değildi. Su altını seviyorum, balıkları izlemeyi seviyorum. İşte gidip orada denizkestanesi kabuğu bulmayı seviyorum. Ve daha derine dalma hissi hep zaten içimde var. Ankara’dayım, deniz yok. Yarışmalar havuzda. Yani onu da soran oluyor “Madem dalış yapacaksın niye ODTÜ’ye gittin?” Çünkü ODTÜ’de eğitim alabilecektim bu konuda. Aynı zamanda kendim lisans eğitimimi de orada almak istiyordum. Bir noktada “ben artık bırakayım” dedim. Hatta en son o kadar koptum ki olaydan, okulda Spor Bilimleri Yüksek Okulu var, orada Sporcu Felsefesi diye bir ders vardı. Ben böyle antrenmanı bıraktım, Sporcu Felsefesi dersi alıyorum falan. Yani komik bir boyuta doğru erişmeye başlamıştık. :)

Zen noktasına doğru…

Aynen. Sonra 2015 yılında artık okul bitti, işe girdim. Hala yarışma yok, hala yarışma yok! O zaman Beyoğlu’ndaydık, bir arkadaşım aradı “Fatma derinlik branşında Türkiye Şampiyonası düzenlenecek” dedi. “Aaa! Allah dedim ben bu anı bekliyorum yıllardır.” Ama eğitim yok, bir şey yok…

Öyle ha deyince nasıl oluyor peki?

Dalacaksın… Yani 25 metre 30 metrelerde kendime yetecek kadar dalmaya devam ediyordum. Fakat yarışma dersek konu başka yerlere gidiyor. Profesyonel bir şey olmalı, işte derinleşmem lazım, derece gelmesi gerek artık. İşte biz başladık antrenman yapmaya. Ben bir ay sonra, antrenmanlara daha yeni başladım ve çok ciddi bir kaza geçirdim. İşten çıktım, çok yorgun bir şekilde koşu antrenmanım sırasında 5. kilometreyi hatırlıyorum en son. Kaza geçirdim…

Kaza derken düştünüz mü?

Düştüm, bayıldım ve kafamı çarptım, çok ciddi şekilde ön, arka, diş ve kulak… Ben hatırlamıyorum, bana anlatıyorlar. Hastanede açtım gözümü. Dedim “Tamam, hani sonuç ne? Ne olduk şimdi biz, ne yapacağız?” Vertigo kaldı kronik olarak, sol kulağımda kristaller tamamen kopuk. Strese vs bağlı değil. Bir de sonradan birkaç hafta sonra algılayabildim ama beynin bu ön frontel lobunda bir zedelenme olduğu için tat, koku duyumu yitirmiş olduğumu öğrendik.

Sizinle güldük şu an ama…

Evet güldük, artık gülüyorum :) Annem bana bakmak için İzmir’den gelmişti hasta, iş görmezlik raporum var. O yemekleri yiyip tadını almamaya başladığımda bir problem olduğunu fark ettim. Şu anda da hala almıyorum veya yanlış algılıyorum. Ama esas benim için önemli olan kısmı vertigoydu. Birkaç gün sonra İzmir’de bir ragbi turnuvası vardı ve yine işte serbest dalışçı, aynı zamanda ragbide de böyle yedek olarak gelsin diye oraya gidecektim. Ona bir gün kala geçirdim kazayı. ODTÜ’de bizim kulübümüzde su altı hokeyi, su altı ragbisi de çok gelişmiş sporlar.

Ragbi dediğiniz su altı ragbisi yani? Bir anda ragbi duyunca… :)

Evet su altı ragbisi. Ben bir spordan bahsediyorsam default olarak su altı kabul edin! :) Velhasıl bir anda biz çöktük. Yarışma vardı “Fatma ne oldu?”, “Fatma gitti. Yok artık o işte dalamaz, edemez” diyor doktorlar. Hakikaten şunu duydum; “Senin bir daha hiçbir şekilde dalış yapmaman gerekiyor.”, “Dalmamalısın” lafını duyduktan sonra ben ilk defa bir şeyleri kaybedebileceğimi, artık eskisi gibi olmayacağını fark ettim. Yani büyüdüğüm nokta o oldu açıkçası ve beni daha böyle dişli bir yarışmacı haline sokan da o oldu. O felsefe kısımları bitti benim için artık. “Ben bunu yapıyorsam en iyi şekilde yapmalıyım. Kesinlikle hedeflerimi büyüteceğim” deyip ondan sonra sarılmaya başladım. Ve ben o yarışmaya da girdim 2015 yılında ve Türkiye 2’ncisi oldum. Ama yarışmada benim için önemli olan tek bir şey vardı, ben de korkmaya başlamıştım artık… Gerçekten ne olacağını bilmiyordum. Tamam doktorun da söylediği şey zaten “Dalma kesinlikle” gibi bir şey değildi “6-7 atmosfer basıncın altında vertigonun nasıl tetikleneceğini öngöremiyoruz, biz de bu riski almıyoruz. Dalmamanı tavsiye ederiz” gibi bir şeydi.

‘YARIŞMA DÜZENEĞİNİ GÖRÜNCE…’

Ama bu arada fizik tedavi aldım, hala alıyorum. Senede bir kere gidiyorum, onları dengede tutuyoruz ve hareketlerime dikkat ediyorum. Bazı hareketler var yapmamam gereken. Ben de tabii ki doktorları dinlediğim için korkmaya başladım. Dedim “Bitti herhalde…” Neyse sonra işte arkadaşlarım aradı beni “Gel, Kaş’ta bizi destekle en azından, yarışma. Alkışlarsın, eğleniriz, gel canını sıkma” dediler. Ben gittim, yarışma düzeneğini gördüm. Dedim “Yok ben dalacağım. Lisans nerede? Hadi palet bulun, elbise…” falan derken ben kendimi yarışmada buldum. Böyle gerçekten o anı hiç unutmuyorum, hayatımın en güzel dalışı. Yanımda da su altı hokeyinden bir arkadaşım vardı. Beni sakinleştirmeye çalışıyor işte hiçbir iddiamız yok. Ama benim derdim orada o bir daha dalamayacak mıyım? Hakikaten ne oluyor korkusunu yenmekti. Güzel bir dalış yaptım. Teknik olarak değil belki ama manen çok güzel bir dalıştı! Tamamladım dalışımı ve o ana kadar da hiç daldığım bir mesafe değildi. Heyecandan tabii çok hatırlamıyorum ama o işte korku bitti o gün sudan çıktığım andan itibaren.

Türkiye 2’ncisi mi oldunuz o gün?

Evet, orada yarışmada 2. olmuştum. Favori değildim!

Az önce “Spor Felsefesini bir kenara bıraktım” demiştiniz. Aslında bir kenara bırakmaktan ziyade ona şey diyebilir miyiz; “O defteri kapattım. Oradan alacağım dersi aldım. Çünkü Sporcu Felsefesine sahip olmadan veya bir sporcu zihnine sahip olmadan sanırım orada o gün, dalamazdınız muhtemelen diye düşünüyorum…

Aynen öyle. Evet orada yanlış ifade etmiş olabilirim. Kastettiğim şey buydu. O zaten var sizde. Sadece öğreniyorsunuz. Çok yarışmak bunlara fayda sağlıyor. Felsefeyi bir kenara bırakmadım ama yapabileceğimi fark ettim ve kendime inandım diyebilirim. Onun dışında da genel olarak o sözü kullanmamın nedeni biraz da şu; şimdi ben işte bir işte çalışıyorum, çok antrenman yapamıyorum. Soracaksınız “Fatma, antrenmanları nasıl yapıyorsunuz?” Ben size diyeceğim ki “Yapamıyorum.” Yarışmadan yarışmaya dalıyorum. Fakat yarışma alanına girdiğiniz anda kimse bunlara bakmaz. Siz orada yarışmacısınız. Ondan sonra söylediğiniz her şey artık bahane ve sızlanma olarak algılanır. O nedenle de aslında işin felsefesini bir kenara bıraktım dediğim biraz oydu benim. Evet o rekabet, o azim zaten varmış bende. Ki herhalde sadece biraz daha ortaya çıkması gerekiyormuş diye düşünüyorum. O da ona vesile oldu.

Peki, hedeflerinizi de sormak isterim, hedefleriniz neler? Yani bir dünya rekoru ve Türkiye rekoru denemeniz olacak 2019’da.

Benim hep niyetim önce tüm Türkiye rekorlarını kırıp ardından biraz daha ilerletmekti. Fakat ben de hem vakit darlığı, hem de her sene, her yarışmaya, her branşta girip bir iddia sahibi olamadığım için… Ben senede bir tane yarışma seçip ona kanalize olarak varımı yoğumu, gecemi gündüzümü buna adayıp bir tek o alanda kendimi gösterebiliyorum. Çünkü aynı zamanda profesyonel meslek hayatım devam ediyor ve iki hafta senelik iznim var. Bunu bir şekilde yetirmeliyim her şeye. O nedenle ben bu sene esas yapmak istediğim şeyi yıllar önce o belgeselde izledim, Yasemin’in rekor denemesindeki branşı olacak. Onu yapmak istiyorum. Şu anda onun için çalışıyorum. Resmi olarak zaten başvurularımız, her şeyimiz tam.

Branşın kurallarını açar mısınız biraz?

Değişken ağırlık, asansörle yapılıyor. Değişken ağırlık, paletsiz. Bir asansör veya bir cihaz yardımıyla ulaşmak istediğiniz derinliğe indikten sonra kendi kas ve vücut gücünüzle tekrar su yüzeyine çıkıyorsunuz. Bu branş değişken ağırlık, paletsiz denen branş, bu branşta bir rekor denemem olacak. Bütçem hala tam değil ama bir kısmına eriştim. Sponsorum yok ama bazı mütevazi destekler alıyorum bazı kurumlardan, çalıştığım kurum da dahil. Onun dışında kendi kedimi finanse etme yolundayım, şu an o şekilde gidiyor benim için. Bunu yaptıktan sonra da benim önümde de daha güzel, daha geniş bir sayfa açılacak. Hem maddi açıdan hem de zaman anlamında… Türkiye rekorlarında da en sevdiğim branşlar çift palet ve yine destekli sabit ağırlık. Hep onlara çalışıyorum zaten. Şimdi mono palette hiç girmiyorum, mono paletim yok. Hakikaten çok geç aldım. Yani o kadar çok fazla detay var ki. Yani şimdi çalışmaya başlarsam öbürlerini bırakmam lazım. Serbest dalış gerçekten çok zor bir spor. Yapan herkese de her ne seviyede yaparsa yapsın ben büyük saygı duyuyorum.

Mono paletin üretimi de zorlu ve masraflıymış. Geçen Ceren Yeşilbaş’dan öğrenmiştik bunu!

Mono palet eskiyor ve pahallı gerçekten. Yani bir yandan da çocukken başlamak çok büyük avantaj. Ben biraz geç başladım ama vücudum iyi adapte oldu. Yalnız onu derinlikte denemeye kalkarsam aynı antrenmanların iki katını yapmam gerekir. Ben şimdilik yapabileceklerime odaklanıyorum. Bu spor dediğim gibi gerçekten çok zor. Her şey mükemmel olduğunda bile performansınızı gösteremeyebilesiniz. Çünkü psikolojiye çok bağlı. Psikolojik olarak güçlü olmak çok önemli. Ve nefesinizi tutmak gerçekten çok zor aynı zamanda bir aktiviteyi yaparken. Onu sağlayacak koşulları hep bir arada tutmak da çok zor. O nedenle ben şimdilik yapabileceğim hedefler koyarak bu şekilde ilerliyorum. Küçük de değil aslında o hedefler ama işte gönül ister hepsine aynı anda, bir anda yapmak. Ama öyle bir şey yok tabi ki.

Çalışma hayatınızda nasıl oluyor? Çünkü ben de bir süre -beyaz yakalı demek çok da istemiyorum ama- beyaz yakalı olarak çalıştım ve zaman bulmak çok zor oluyor başka şeylere, farklı şeylere. Sadece yıllık izinlerinizde mi kampa girebiliyorsunuz.

Geçen sene ilk defa ekstra bir izin aldım. Onda da zaten Türkiye şampiyonu oldum bir branşta. Hemen meyvesini verdi. Daha fazla antrenman yaptım her zaman yaptığımdan.

Aslında bu çalıştığınız kurum için de onların kullanabileceği, gösterebileceği bir durum aynı zamanda, destek olmak isterlerse.

Gerçekten ben şanslıyım o konuda. Yani çok şanslıyım, yöneticilerim anlamında da çalıştığım kurum anlamında da bana şimdiye kadar hiç bir zorluk çıkarmadan destek oldular. Fakat böyle bir ayrıcalığım da yok. Yani işte senede üç ay tatil yapmıyorum. Ya da işte sabah işe herkesin gittiği saatte gidiyorum. Antrenmanlara bazen gidiyorum, izin alıyorum ekstra. Fakat bunları da tabi sağlayabilmek için işi de bir seviyede tutmam gerekiyor. Yani sadece bana tanınmış bir ayrıcalık tabii ki yok. Bu sporu iş hayatıyla devam ettirmek çok zor. Mesela koşucu arkadaşlarım var, onlar da çok zorlanıyorlar. Eminim ki gerçekten herhangi bir sporla beyaz yakalı hayatı bir arada götürmek çok kolay değil. Örnekleri var ama serbest dalışta ekstra zor. Çünkü benim dalış yapmam gerekiyor ve ben dalamıyorum. Yani karadaki antrenmanları bir şekilde yapıyorum, havuzdakileri bir şekilde yapıyorum. Ama geldiğimiz noktada en son dalışımı geçen sene yarışmada yaptım. Daha yeni şimdi bir antrenmana başlayacağım. İtalyan bir arkadaşımla konuşuyorum, “Benim dördüncü yarışmam, altıncı kampım.” dedi. Çok zor ama şuna da bir yandan inanıyorum; neyi neden yaptığını bilen bir insanın hem motivasyonu düşmüyor hem de daha fazla enerjisi oluyor bence. Bende biraz o durum var. Hedef olduğu için çok yönümü şaşırmıyorum. Yani şunu yapmıyorum; evet işte arkadaşlarım en sevilmeyen üyesiyim. “Fatma gelmez. O şuraya bizimle gelmez. Şunu yapmaz. O işte başka şeylerle uğraşıyor” diyorlar belki. Evet, başka şeylerle uğraşıyorum. Sosyal hayatımdan yiyorum biraz belki. Ama dengede tutmaya çalışıyorum. Öğle arasında antrenman yapıyorum haftada üç gün. Yani bazen zor geliyor bazen daha iyi geliyor, daha dinç hissediyorum kendimi. Bu şekilde yürütmeye çalışıyorum.

Türkiye’de nasıl olacak o zaman bu işler?!

Serbest dalış mı?

Serbest dalış… Sporcu hayatı.

Ya, ben böyle anlattığımda da kendime özel bir şeymiş gibi anlatıyorsam lütfen yanlış anlaşılmasın…

Yok bu aslında bizim röportaj yaptığımız neredeyse bütün sporcularda var. Mesela İpek Onaran’la yapmıştık. Hatta sanırım bir sene önce. O da matematik öğretmeni. O da zorluklar yaşıyor antrenman yaparken. İşte Ceren Yeşilbaş’la yapmıştık. O da İTÜ Peyzaj Mimarlığı’nda okuyor o da projelerden havuza koşuyor…

Ceren benim tam öğrenci halimdeki versiyonum gibi eminim zaten çok başarılı, şampiyonlukları var… Eminim daha da iyi olacak.

Siz ODTÜ’lüsünüz ama o da İTÜ’lü yani! 

Kendi öğrencilik hayatıma çok benzetiyorum. :)

Evet hikayeler benziyor aslında. Türkiye’de gerçekten zor bu tarz branşlar… Özellikle bir de olimpik değilse branş, daha da zor oluyor tabii ki.

Olimpik olmamasının çıktısı tamamen duygusal! :) Yani ödül yönetmeliğine dahil olmuyorsunuz. Herkes bana onu soruyor; “O kadar derece vs bunlar varsa işte siz bir şekilde para kazanmıyor musunuz?” Şunu bir ayırayım; hükümet veya devlet tarafından desteklenen sporcular var ama bir kanuna tabi olarak değil. Tamamen ilişkilerle yürüyen bir şey bu. Ben bir destek almıyorum. Ama branşımda veya başka branşlarda alan sporcular illa ki vardır, hani duyduğumuz bildiğimiz. Bu da üzücü bir şey. Yani bence gelişebilmesi için bir kere sporun görünür olması lazım ki olimpik olacak diye bir kaide yok. Biz insanlara o sporu izlemenin keyifli olduğunu gösterebilirsek bence daha fazla kişinin ilgisini ve merakını cezbedecek. Ve daha işte sponsorlar, daha çok maddi destek de ilerleyebilecektir.

Belki de bakış açısının değişmesi lazım.

Bakış açısının da değişmesi lazım. Bizimki çok korkunç geliyor insanlara.

Sizin dosyanızda TRT belgesellerinden ilham aldığınızı görünce, benim aklıma direkt TRT belgeselleri geldi! Aynı kuşağın çocuklarıyız. 90’larda RTÜK cezası olarak su altı belgeseli verilirdi, hatırlıyor musunuz? :)

Evet. Hala aynı mı acaba? :)

Hala aynı mı bilmiyorum ama yani böyle bir bakış açısından gelmek de kolay değil ülke olarak. Yani bir şekilde bir şeyler yapmamız gerekiyor…

Genel olarak bireysel katkıların da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim branşımızda da mesela gerçekten çok başarılı sporcular var, bilhassa kadınlarda. İnanılmaz faydası var bize bunun. Sporu çok iyi tanıtıyorlar. Yasemin Dalkılıç ya da Derya Can, Şahika Ercümen gibi isimler sayesinde birine “Serbest dalış yapıyorum.” dediğimde, “O ne ya!” dememe noktasına gelindi artık. O yüzden bireysel çabalar da çok önemli. Ben de elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum bunu. Yani ama yalnız değilim hani onu biliyorum. Bir sürü dediğiniz gibi işte İpek Onaran gibi olan, mesleğini de devam ettiren pek çok sporcu var. İşte serbest dalış sadece gerçekten böyle hem Türkiye’de yapması çok zor bir spor hem de hayatınızı böyle her şeyiyle adamınız gereken bir spor. Yani ben işte altı ay önce daldığım metreye yarın dalamam, yine sıfırdan başa dönüyorum. Tabii ki bir tecrübe ve adaptasyon var ama geriye çok götürüyor. bunlarla psikolojik olarak mücadele etmek zor, profesyonellerle rekabet ederken. Türkiye’de olacak nasıl olacak, böyle böyle olacak. Biz anlattıkça olacak muhtemelen. Daha başarılı sporcular çıktıkça olacak. Eminim ki ama her şey güzel olacak.

Aklıma gelmişken şunu da sorayım; vertigo ile alakalı olarak dalıştan önce bir özel bir hazırlık yapmanız gerekiyor mu?

Vertigo beni bir kere psikolojik olarak hep etkiliyor. Hep kafamın bir kenarında bir şey olma ihtimali var. İki tip bir vertigo var; biri stres gibi etkenlerden kaynaklı. Benimki tamamen sol kulağımdaki denge unsurunu sağlayan kristallerin kopmuş olması, yüzüyorlar onlar şu anda iç kulakta bir yerlerde. Makul yerde durursa dengemi kaybetmiyorum. Mesela son bir yıldır hiç ekstra tedavi, fizik tedaviye de ihtiyaç duymadım. Onun için özel bir hazırlık yapmıyorum. Ama tüm hayatım boyunca dikkat ettiğim şeyler var. Bazı hareketlere dikkat ediyorum, yapmamaya çalışıyorum. Ne bileyim motosiklet, bisiklet binemiyorum tek başımayken. Çünkü işte sola sağa kafamı çevirirken çok dikkat etmem gerekiyor. Bunun dışında kahve, kafein, uykusuzluk, stres gibi şeyler tetikleyebiliyor, bunlara dikkat ediyorum. Yani yaşamımı stabil ve steril hale getirmeye çalışıyorum. Genel olarak dikkat ettiğim şeyler bunlar. İstanbul’da yaşıyorsunuz, biraz aslında stressiz kalmak zor olsa gerek ama…

Benim hayatım baştan aşağı bir çelişki içerisinde! :) Çok tempolu bir hayatım yok. Tempolu ama bunlar nedeniyle tempolu. Ne gece dışarı çıkarım, ne beş yıldır tatil yapabiliyorum… Beş yıldır sürekli, sadece ailemin yanına gidiyorum, antrenman yapıyorum. Bir işte geçen sene o ekstra aldığım destek ki o da antrenmandı yani o da benim için bir maratondu. Hayatınız böyle sekteye uğruyor gibi oluyor ama mutluyum ben halimden, benim için bir sorun yok yani şimdilik.

‘KONFOR ALANINI BIRAKMAK ÖNEMLİ AMA KONFORLU MU ACABA GENÇLERİMİZ?’

Güçlü bir genç kadın olarak, ben genç kızlara da bir mesaj vermenizi isteyeceğim. Veya hani neler yapıyorsunuz, onları etkileyecek, onlara ilham verecek? Bunlardan bahsetmenizi isterim yani.

Güzel oldu bu soru. Kişisel gelişim olayı tabi çok popüler yani son zamanlarda da. İşte konfor alanınızdan çıkın falan. Ben onunla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Tamam, şu hep olmalı; yani bir hedefi, hayali. Tabii ki her gencin zaten hep var, herkesin var. Onlar sonra sadece biraz köreliyor ve bitiyor. Unutuyoruz, “Benim hiçbir tutkum, hiçbir şeyim yok” diyoruz. Aslında bir şeyler oluyor ama biz onları yitiriyoruz çocukken. Benim tavsiye edebileceğim şey; bir kere eğitim bence her alanda çok önemli. Hiçbir şekilde yani eğitimlerini bırakmamalılar. Hiçbir zararı olmaz eğitim, iyi bir eğitimin onların spor hayatında da onlara. Aksine katkısı olur. Ve bunun dışında da işte o konfor alanı meselesi. Tabii ki konfor alanınızı bırakabilmeniz önemli ama konforlu mu acaba bizim gençlerimiz?! :) Önce bir onu sormak lazım. Bir konfor alanım öncelikle yok yani, henüz bir konfora erişmiş değilim, ekonomik özgürlüğüm var. Bunun sayesinde zaten bir şeyler yapabiliyorum. Ekonomik özgürlük çok önemli. Bunu sağlamalılar, bunu ister yaptıkları hobiden para kazanarak, ister başka bir meziyetlerini kullanarak, bir vasıflarının olması ekstra hiçbir dezavantaj getirmez, aksine avantaj sağlar. Ve ileri daima ileri, asla dönüp arkaya bakmayacaklar sportif anlamda da başarılı olmak istiyorlarsa. Ben eskiden çok bakıyordum, sonra bıraktım. Bıraktığım anda dedim “Tamam ben yapabiliyorum ve daha iyisini yapabilirim.” Benim kişisel tecrübelerim bunlar.

Sporcuların ilham verme noktasında STK’larla bir arada çalıştıklarını, gönüllülük projeleri yaptıklarını da biliyoruz. Sizin bu noktada nasıl bir çalışmalarınız var?

O bende sporla başlamadı doğruyu söylemek gerekirse. Üniversite hayatım boyunca ben hep sivil toplum kuruluşlarında gençlik çalışanıyım aynı zamanda gönüllü olarak. Gönüllülük daha erken girdi benim hayatıma. Projeler yazıp sunar, onlara hibe alır, işte dünyanın her yerinden gençlerle beraber projeleri yürütürdüm. Okulda da hatta arkadaşlarım beni tanır, projelere dahil olmak isterlerdi. Onları da ekibe alırdım vs. Benim için STK bacağı daha eskiye dayanıyor. Şimdi onu buraya entegre etmeye çalışıyorum. En son TEGEV’de bir projemiz oldu. Yalnız orada da tabi ben çok hani taşın altına böyle elini koyarak bir şey yapamadım. Sadece rol model olarak ve bağışçı olarak yer aldım. Aslında tam olarak bir sosyal sorumluluk projesi benim için değil. Ancak ben de bunu yapabilecek durumdaydım o sırada sadece. Böyle şeyler yapıyorum. Ama her ne yaparsam yapayım kendim gibi küçük yaşta başlama imkanı bulamamış çocukların bir şekilde imkan kapısını aralayabileceği somut şeyler yapmak istiyorum. Yani bir sürü şeye dikkat çekip işte orayı gösterip insanlara, “Ya böyle bir sorun var.” deyip oradan gitmek çok bana göre değil. Somut farklar yaratabilecek şeyler yapmak istiyorum, hep de bunu anlatmaya çalışıyorum. Yani bir sürü gence ilham olup, onu o ilhamla baş başa bırakıp, yine sorunlarıyla, dertleriyle bir kenarda unutuyorsak bence birinin bile mevcut koşullarında somut fark yaratamıyorsak bir şeyleri yanlış yapıyoruz demektir. Hem markalar, hem kurumlar hem de sporcular… Ben böyle düşünüyorum. Bundan sonra da böyle projelerde yer almak istiyorum. Bunları sorguluyorum. Çok ses getirmesin, çok dikkat çekmesin ama bireysel olarak benim katkım fazla olsun derdindeyim. Umarım elimden geldiğince olanlara da daha fazla eğileceğim bundan sonra.

Bir günlük temponuzu anlatabilir misiniz? Standart, belki de standart dışında antrenman yaptığınız bir günün temposu özellikle.

Hafta içi her gün, her sabah havuza gitmiyorum. Ama gittiğim günler de 05.00-05.30 gibi kalkıyorum. Yakınımda bir havuz var, bir arkadaşım var. (Sorun tek başıma yapamamam antrenmanı) Onunla beraber havuza gidiyoruz, mesaiden önce. 08.30’da mesaim başlıyor, havuza gittiğim günlerde biraz daha geç geliyorum, 09.30 gibi… İşe geliyorum antrenmandan sonra. Öğle arasında beni daha çok yormayacak ve hafif şeyler yapıyorum. Mesela nefes tutma antrenmanlarımı öğle arasında yapıyorum. Ya da esneklik üzerine çalıştığım şeyleri öğle arasında yapıyorum. İşyerimizde spor salonumuz var neyse ki. Sonra yine mesaiye dönüyorum. Akşamları da genelde beni daha fazla yoraca kondisyon ağırlıklı şeyleri yapmaya çalışıyorum. Bir günüm böyle geçiyor. Ama tabii bunu bazen azaltarak, normal insani faaliyetlerime de zaman ayırıyorum! Haftada iki kere bu şekilde yapıyorum, bu tempoda. İki günde bir de boş geçiyorum. Mutlaka dinlenmek çok önemli. Dinlenirken ne yapıyorsunuz? Sadece dinleniyor musunuz? Yoksa boş vaktinizde bir şeyler yapabiliyor musunuz?

Bu aralar yazıyorum sürekli, bu şeyleri unutmamak adına. Dalış günlükleri tutuyorum, yazmayı çok seviyorum, okumayı çok seviyorum. Hatta ondan biraz serzenişteyim. Artık bazen o kadar çok yoruluyorum ki elime bir kitap alıp okuyamadığım anlar oluyor. Bir uygulama keşfettim, yolda dinliyorum bu sefer de! Bir tek o zamanım boştu yolda yürümek de çok vakit kaybı (!) diyerek şimdi kitabı da dinliyorum artık. :) Bunun dışında özel ilgi alanlarım var. Sıkı bir sinemaseverim. İşte şu an dediğim gibi daha çok böyle bu anılarımı anlatma, gelecek planlarım hakkında birkaç mecraya…

Bir de bazen böyle kafa boşaltmak için dizi falan izlenir…

Evimde televizyonum yok. Bilmiyorum iyi bir şey mi? Gerçi onun popülerliği ve ‘cool’ olması durumu da bitti artık, Instagram var biliyorsunuz. Televizyon izlemiyorum, Instagram izliyorum. Yani televizyonum yok. Dizi ne izledim?.. Game of Thrones izlemeyi de bıraktım. Yani en son oturup bir baştan sonra Friends izledim yeniden! Six Feet Under severim…

Friends izleniyor arada ya böyle. Özellikle yorgun günlerde falan izlenebiliyor. Six Feet Under da güzeldi. Artık kapandı isim de verebiliriz CNBC-e’de izlemiştim ilk…

Ben de orada başladım. Six Feet Under’da dedim “Bu galiba derinlikle alakalı bir şey” ama sonra bayağı böyle hani kışın izlersiniz, depresyona sokacak bir diziyle karşılaşırsınız! O en sevdiğim top 3 listemde yer alan diziler işte Friends, Six Feet Under. Ben de izliyorum tabi zaman zaman, fırsat buldukça. Ama çok öyle dizikolik bir insan değilim. Bir şey izlediğimde böyle hep vakit boşa gidiyor hissi bende çok var. Bunun gibi şeyler işte. Aileme çok vakit ayırmaya çalışıyorum bir de.

Ben çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Bana bu şansı verdiğiniz için, kendimi ifade etmek için.