SÖZCÜ PLUS GİRİŞ
‘Olimpiyatların gözü’ Mine Kasapoğlu: Kimin kazanacağını suratından anlıyorum!

‘Olimpiyatların gözü’ Mine Kasapoğlu: Kimin kazanacağını suratından anlıyorum!

Dünyanın en önemli spor fotoğrafçıları arasında yer alan Mine Kasapoğlu, Sözcü SKOR'a ilham veren hikayesini anlattı. Aynı zamanda 1993-1994 yıllarında Türkiye Kayak Milli Takımı'nda, 2006-2010 yılları arasında da Türkiye Snowboard Milli Takımı'nda yer alan Kasapoğlu, olimpiyat oyunlarının resmi fotoğrafçısı olarak 2002'den bu yana tüm yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldı. İşte "olimpiyat oyunlarının gözü" Mine Kasapoğlu'nun hikayesi.

Olimpiyat oyunları sporun zirvesi olduğu gibi uygar dünyanın da en önemli unsurlarından biri. Havası, ruhu, tüm bileşenleriyle bu olağanüstü deneyimi yerinde bir kez bile yaşamak, ömür boyu unutulmaz anıları hafızanıza işlemeye yeterken Mine Kasapoğlu, 2002’den beri tüm yaz ve kış olimpiyat oyunlarını fotoğraf makinesi ile takip ediyor ve oyunların, tarihin yazıldığı anların ölümsüzleşmesine kendi bakış açısıyla yardımcı oluyor. Aynı zamanda 1993-1994 yıllarında Türkiye Kayak Milli Takımı’nda yer alan Kasapoğlu, 2006-2010 yılları arasında ise aşık olduğu olimpiyat oyunlarına aşık olduğu spor olan snowboard ile katılmak için tüm gücüyle çalıştı.

Snowboard Milli Takımı’na giren, Türkiye şampiyonluğu yaşayan Kasapoğlu, sporcu olarak katılamasa da objektifi ile Vancouver 2010’da yer aldı. Olimpiyat oyunlarının resmi fotoğrafçısı Mine Kasapoğlu, hem “Olimpiyat oyunlarının gözü” olarak aşkla yaptığı işin zirvesinde yer alıyor hem de güçlü ve başarılı bir Türk kadını olarak göğsümüzü kabartıyor. Ölümsüzleştirdiği kareler Lozan’daki Olimpiyat Müzesi’nde sergilenen Mine Kasapoğlu, hikayesini, spora ve fotoğrafçılığa olan aşkını ve iki kızının hayata bakışına etkisini SKOR’a anlattı.

Olimpiyat fotoğrafları çekerken sizden ne bekliyor?

Bizden istenen olimpik ruhu yansıtan fotoğraflar. İlla ki kazanan, madalya alan sporcular değil, bizden olimpiyat oyunlarının ruhunu anlatabilecek -biraz daha sanatsal diyebilirim- kareler bekliyorlar ve bizim gözümüze güveniyorlar.

Aslında olimpiyat oyunlarının resmi sitesi olympic.org'da da bu ruh vurgulanıyor.

Evet, olimpik ruh. Benim için, bir spor fotoğrafçısı için, daha iyi bir iş olamaz. Uzun zaman uğraştım, hayalim buydu. Hep kafamda biliyordum bunu istediğimi. Bir şekilde oldu ve bu gurur verici bir şey.

Hatta yakın zamanda Olimpiyat Müzesi'nde genel hatlarıyla kadın ve spor konulu bir söyleşi vardı ve bir davet geldi bana. Davetiye mektubunu okurken ağlamak üzereydim. İngilizce olarak “Bunca zamandır olimpiyat oyunlarının gözü olduğunuz için deneyiminizi aktarmanızı…” diye devam eden bir ifade vardı. Olimpiyat Müzesi'nden bir mail geliyor ve bana “olimpiyatların gözü” diyorlar. Çok güzel bir duyguydu. Çok garip hissettim. Tekrar tekrar okudum, ekran görüntülerini aldım… 15 sene önce böyle bir e-postayı okuyacağıma inanamazdım. Hala inanamıyorum. Benim için büyük bir hayaldi bu dünyanın içinde olmak. Bana o e-posta yetti. Çok büyük bir şey benim için.

Sporcu olarak da katılmak istediniz.

O olmadı… :)

Lakin bu aslında daha büyük bir deneyime yol açmış diyebiliriz.

Aslında öyle. İyi ki katılamamışım. Çünkü çok zor bir şey olimpiyatlara katılmak ve benim 40 fırın ekmek yemem gerekirmiş… Kendim yapamadığım için oradaki her sporcu benim gözümde daha da büyüyor ve daha da büyük bir saygı duyuyorum onlara. Çünkü ben kendimi çok zorladım 4 sene gidebileyim diye. Ama snowboardda çok zor kota alabilmek. En azından onların girmiş olduğu bir yarışı biraz hissetmiş olmam; bütün sporculara kendimi daha yakın hissetmeme neden oluyor ve onlara karşı duyduğum hayranlık daha da büyüyor. Benim başaramadığım şeyi, orada yarışan kızların hepsi başarmış mesela!

Onlarla konuşurken, etraflarında olurken bütün bu yarışma psikolojisini, antrenman psikolojisini, onlar için bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu çok çok iyi bildiğim için -kendimden, etrafımdaki arkadaşlarımdan, yarışma arkadaşlarımdan- diğer spor fotoğrafçılarından farklı bir bakış açısına sahip olduğumu söylüyorlar hatta. Ben de böyle düşünüyorum. Çünkü kendimi o işin parçası gibi hissediyorum. Spor dünyası benim ailem oldu artık. Zaten çok da ufak bir dünya, spor dünyası.

Bir olimpiyata gelen foto muhabirlerinin çoğu belli bir gazete veya ajansla çalışan muhabirler. Ama sizin durumunuz, oyunlar nerede olursa olsun biraz ev sahibi gibi bir durum. Bu hissi yaşıyor musunuz örneğin diğer fotoğrafçılara karşı?

Biraz öyle hissettiriyor. Sanki kadrolu gibi olduk. :) Herkes tanıyor artık. Bir de spor fotoğrafçıları arasında çok az kadın var. Yüzde 1-2 gibi bir oran… 800 fotoğrafçı varsa 8 kadın var. Haliyle insanlar ister istemez tanıyor. Bir sürü fotoğrafçının ve bir sürü insanın tanıdığı biri oluyorsunuz.

Bu durum bir zorluk mu, kolaylık mı sizce?

Hayat gibi aslında. Nasıl baktığınızla alakalı. Ben büyürken bir şeyi kadın olduğum için yapamayacağımı düşünmedim. Annem ve babam beni her zaman “ne istiyorsan yaparsın” yaklaşımıyla büyüttü. O yüzden ben, kendi kafamda “her şeyden önce kadın” olmadım hayatımda. Yeni yeni oraya doğru ilerliyorum. Anne olduğum, iki kızım olduğu için feminist hale yeni girdim. Büyürken, üniversitede, hiç cinsiyet düşünmeden sadece işimi yapıyordum. Kadınım diye yapamam veya yaparım diye bir düşüncem yoktu. Nötrdüm. Bazı insanların cinsiyet tarafı daha ön plana çıkabiliyor. Benim öyle değildi. Sporcu olduğumdan da olabilir.

Sporcu, sporculuğunu öne koyuyor aslında.

Aynen öyle. Sporculuğum daha önemliydi. Cinsiyetimden öte, sporculuğumla, işimle, fotoğraf sevgimle ön plandaydım. Ama şimdi iki kızım da olduğu için, belki biraz daha bilinçlendiğim için mesela fotoğraf çekerken kadınları nasıl gösterdiğime çok dikkat ediyorum. Kadınları her zaman güçlü göstermeye çalışıyorum. Özellikle iki küçük kızım olduğu için biraz hassasiyetim oluştu yavaş yavaş. Bence maskülen ve feminen enerji birlikte olduğu zaman güzel.

Spor fotoğrafçılığı çok erkek egemen bir alan. Erkeklerin fotoğraf stili; inanılmaz derecede iyi teknik, en iyi aksiyon fotoğraflarını hiç zorlanmadan yakalayabiliyorlar. Gözleri çok iyi, avcı gibiler. Ama benim bakış açım biraz daha duygusal bir noktada. Biraz daha sporcuların bakış açılarını duygularını ön plana çıkarmaya çalışıyorum. En çok örnek aldığım ve çok sevdiğim bir sürü spor fotoğrafçısından da ilham alıyorum. Bu arada aksiyon yakalamayı ben de çok seviyorum. Bir şeyin en yukarıda, en heyecanlı olduğu an o da benim için bir his aslında. Ama genellikle bir sporcu düştüğü veya üzgün olduğu zaman çekmem. Genelde iyi hisler göstermeye çalışıyorum. Aksi içimden gelmiyor. Her şeyin iyi yönüne bakan bir insanım, sporcuların da iyi ve güçlü yanlarını göstermek istiyorum. Eskiden Yunanistan'da heykeller yapılırdı ya sporcular icin, ben onu yapmak istiyorum. Onları yüceltmeye çalışıyorum.

Aslında olimpiyat oyunlarının mottosudur ya Citius, Altius, Fortius (Daha Hızlı, Daha Yüksek, Daha Güçlü) buna da bir gönderme olarak düşünebiliriz yansıtmak istediğiniz ruhu.

Evet, sporculardan da ziyade insanlık hakkında bir örnek olarak gösteriyorum onları. İnsan en çok ne kadar hızlı olabilir, en çok ne kadar yükseğe çıkabilir? Veya bir insan en hızlı bu şekilde koşabilir, bir insan en güzel bu şekilde bacağını açabilir…

Bu sporcuların disiplini ve çalışmaları, bir şeye bu kadar odaklanmaları ve bir şeyi bu kadar sevgiyle yapmaları beni çok etkiliyor. Bir de şunu düşünürüm; bir insan bu sporcular gibi ne yaparsa yapsın başarılı olur. Sporcuların formülünü alıp dünyada nereye uygularsan, orada başarılı olabilirsin. Bu ilham benim için çok önemli.

2006-2010 arasında olimpiyatlara hazırlanma sürecinizde sizi tetikleyenin snowboarda olan aşkınız olduğunu bir röportajınızda dinlemiştim. Siz bu kadar aşıkken aslında sizden “daha fazla aşık olan insanları” görmek mi böyle bir etki yarattı sizde? Belki daha fazla saygı duyma noktasında… “Bu spora benim kadar aşık insanlar var ve benden daha güçlüler” fikri.

Evet, kesinlikle öyle. %100 öyle. Onlara çok büyük bir hayranlık duyuyorum çünkü bir yanda onların her gün antrenman yaptığını bilmek var diğer yanda da onlar gibi antrenmanlar yapmayı deneyip yapamamak. Onların yerine kendimi çok daha kolay koyabiliyordum. Zira onlarla yarışıyordum. 2010'a hazırlanıyordum ve aslında yarışmak istediğim yarışta fotoğraf çektim! O yarış bittikten sonra ekipmanımla pistten indim. Bütün o pistten geçince, bütün sporcular indikten sonra o pistten ilk ben çıktım ve o pistte kaymış oldum aslında. Bende çok büyük bir hayranlık uyandırdı bu deneyim. İyi ki böyle olmuş hikayem. İyi ki böyle yakın hissedebiliyorum.

Spor fotoğrafçılığı hiç uzak değil sporculuktan aslında.

Spor fotoğrafçılığını spor gibi yapıyorum diyorum artık. Baktım ki yaşı yok! Çok güzel oldu bu. Vücudum izin verdiği sürece devam edebilirim.

Zamanla yarışma noktasında da benzerlik var. Anı yakalamak noktasında da…

Aslında çok benziyor. Bir de çocukluktan beri sporcu ruhla büyüdüğüm için bir sürü şeyi spor gibi yapmanın akılcı bir yol olduğunu düşünüyorum. Sporculardan ve spordan örnek almayı… Mesela disiplin, kendini geliştirme, hep kendinle yarışma… Hep kendinizi daha iyiye götürmeye çalışırsınız. Benim ilham aldığım isimler ABD'nin en iyi spor fotoğrafçıları ve sanatsal bakış açısından spor fotoğrafçılığı konusunda bana çok faydası oluyor bunun. Sporcuysanız da en iyi antrenörlerle çalışıyorsunuz. Keza hem fotoğrafçılıkta hem de elit sporculukta en iyi ekipmanı kullanmanız gerekir. Disiplin, sevgi… Hedef koyup o hedefe ulaşmaya çalışmak. Yarış anı da çok benzer mesela. Yarış süresince başka bir boyuta geçersiniz. Zaman biraz durur. Her şey yok olur. Bir şeyin içine girersin. Ben çekimlerde öyle olurum. Hatta çekimlerde bir müsabaka gibi heyecanlanırım. Çekim sırasında ne olduğunu bilmem. Zaman kavramı olduğu gibi yok olur. Çok benziyor benim için süreç olarak. Bir konuşmaya çıkmadan önce de aynı şey olur bana. Konuşmadan önce tam yarış psikolojisine giriyorum. Yaptığım bir sürü şeyi o hisle, o heyecanı kullanarak yapıyorum. Her çekimden önce heyecanlanıyorum. “Olacak”, “Olmayacak” heyecanı… Bir arkadaşım bana “O his giderse çekme artık zaten” demişti. “Demek ki bir sürü fotoğrafçıda var bu” dedim. Bu süreç çok benziyor benim için.

Stüdyo fotoğrafçılığı da yaptınız. Önemli dergiler için çalıştınız, önemli markalar için de çalıştınız. Sütdyodan aksiyon alanına geçiş nasıl bir adaptasyon gerektiriyor?

Stüdyodan ziyade Vogue ile portre çekimleri yaptım daha çok. Dergicilikten geliyorum aslında ama yarışırken tamamen dağdaydım. Sporcu kimliğimle oradaydım. Kameramı taşımıyordum yanımda. Hatta spor yaparken doğru düzgün fotoğrafım bile yoktur!

Dergi fotoğrafları çekerken de ağırlıklı portreler çekiyordum. Bu süreç beni o kadar iyi eğitti ki… Biriyle röportaj olunca o kişilerin gerçek fotoğraflarını çekiyordum. Bir yerde buluşuyorduk. Tam sayfa yapılabilecek kalitede bir fotoğrafı 15 dakikada çekmek durumunda kalıyordum. O sürede karşıdaki insanla o bağı kurmak, o bağdan güzel bir şey çıkarmaya çalışmak, doğru ışığı bulmak… Bunlar bana işimi çok çabuk yapmayı öğretti. 15 dakikada gıcır gıcır bir portre gerekiyordu ki bu da beni çok iyi hazırladı.

Mücadeleyi seviyorsunuz.

O dönemde aynı zamanda gerçek fotoğraf sevdiğimi de anladım. Vogue'da çalışmak benim için çok keyifliydi çünkü farklı insanlarla 15 dakika olsa da vakit geçirme şansı buluyordum. Röportajlara da giderdim ki o insan hakkında bir şeyler bileyim. Röportajın mümkünse çekimden önce yapılmasını isterdim ki bir fikrim olsun. Gelir gelmez, hiç tanımadığın bir insanın 10 dakikada fotoğrafını çekemezsin. Benim için fotoğraf bir ilişki. Bir etkileşim var orada.

“Duygu aktarımı” diyorsunuz buna siz.

O zamanlarda da böyle düşünüyordum. Geçirdiğimiz özel zamandan bir şeyler çıkabiliyor veya o insanın bana bir şeyler vermesini bekliyorum. Hatta köşem vardı “Takip” diye. Ünlü bir kişi geldiğinde Türkiye'ye bir sürü şey yapardık birlikte. Müzeye giderdik, bir restorana giderdik. İki üç gün geçirince o kadar iyi portreler çıkıyordu ki belgesel tarzında “gerçek” bir şey yapmayı sevdiğimi gördüm. Moda fotoğrafçılarına da büyük saygım var. Fantastik kareler yakalıyorlar ama ben o tarafa gidemedim. Beni heyecanlandıramadı o taraf. Bir insandan gerçek bir an yakalamak bana daha çekici geldi. Mesela çocuklar. Kendi çocuklarımın doğal bir fotoğrafını çekebiliyorsam her sporu çekebilirim! Çünkü hiçbir şekilde kontrol edemiyorsun, hiç yerinde durmuyorlar. Boş zamanlarımda da onları çekiyorum bu yüzden!

Zaman zaman aksiyon fotoğrafı çekerken sporcuların vücut hareketlerini tahmin edebilmenin size bir faydası oluyor mu?

Sporuna göre değişiyor. Snowboardda size çok iyi fotoğrafı size çok rahat söyleyebilirim. Hiç snowboard bilmeyen birinin çektiği fotoğraftan snowboard bilmediğini anlıyorum. Öyle bir hareket koyuyor ki mesela ona güzel görünüyor olabilir ama tekniği kötü! Ben de mesela aynı durumu karate fotoğrafı çekerken yaşayabilirim. Ben de onu bilemiyorum örneğin. Bildiğin sporları hep daha iyi çekiyorsun. Kayağı ve snowboardu çok iyi çekebiliyorum. Yüzme çekmeye başladım. Orada bile kolun kulaçtaki açılarını bilemediğim için bana iyi gözüken kareleri yüzücü arkadaşlarıma göstermem gerekiyor. Vücut dilini bildiğim ve uzunca bir süredir spor fotoğrafları çektiğim için ve aynı zamanda çok fazla fotoğraf gördüğüm ve fotoğraflara baktığım için sürekli öğreniyorum.

Sporcular yarışırken anlarlar aslında iyi bir derece gelip gelmeyeceğini. Siz peki yarışı çekerken fark ediyor musunuz?

Benim bu konuda bir teorim var; o kadar çok müsabaka çektim ki artık kimin kazanacağını suratından anlıyorum! Futbol maçlarında bile seremonide, marşlar esnasında gösterirler ya tüm oyuncuların yüzlerini orada da aşağı yukarı kimin kazanacağını tahmin edebiliyorum. Bu şaşırtıyor insanları ama elit sporcuların vücutlarında büyük fark yok. Neredeyse aynı derecede antrenman yapıyorlar. Haliyle olay kafada bitiyor. Neredeyse %70'i kafada bitiyor. Zira saliselerle belirleniyor fark. Kafasına koymuş olan alıyor genelde. Yüzde yüz değil elbette ama bir işi bu kadar çok yaptıktan sonra hayatlarının en önemli yarışlarına çıkarken, ortada tutku ve beklenti varken, bunları da çokça çektikten sonra kazanması muhtemel olanı tahmin edebiliyorsunuz. “Looks like a winner” veya “Looks like a medallist” dedirtiyor bir sporcu. Her zaman tutmasa da ben eğleniyorum “kazanan bakışını” ararken. :)

Sizin bireysel hedefiniz nedir? 2002'den beri olimpiyat kaçırmıyorsunuz.

2002'de olimpiyat oyunlarına aşık olduğum zamandan beri bozmadım. Tüm olimpiyat oyunlarına gittim. Hayat elverdiği sürece hepsine gitmeyi çok isterim. Bir olimpiyatı bu kadar yıl sonra televizyon başında izlersem sanırım epey üzülürüm. :) Televizyonda izlemeyi düşünemiyorum bile şu anda!

İlham alacağımız insanları daha özenle seçmemiz gerekiyor toplum olarak. Çocuklara örnek olacak insanları… Bana göre sporcudan daha iyi örnek alınabilecek biri yok. Bu insanları, sporculuğu, sporcu psikolojisini, bir şeyi bu kadar istemeyi, yaptığı şeyi bu kadar sevmeyi göstermek istiyorum. Sporcuların kötü göründüğü fotoğrafı sevmiyorum. Benimki biraz sporculara bir saygı duruşu. Kendi başaramadığım şeyleri onlarda görüp, yüceltip insanlarla paylaşıyorum. Kızlarım spor yapıyorlar örneğin onların spor yaparken fotoğraflarını çekip, paylaşmak, kızların da kadınların da eşit olarak spor dünyasında bulunması gibi mesajlar da veriyorum ufak dünyamda! :)

Ben hayata her zaman pozitif bakmak istiyorum. Eminim burada bir saat ne kadar kötü diye konuşabiliriz. Ben güzel taraflarına bakmak istiyorum. Onlara bakıp, onlardan örnek alıp medyada, reklamlarda sporcularımızı öne çıkarmamız lazım. Özellikle kadın sporcularımızı… Spor bir dil. Dünyanın konuştuğu bir dil. Hangi kültürden geldiğini, annenin babanın nereli olduğunu, ırkını, dilini, dinini sormadan spor hepimizi oynatabiliyor. Hepimizi heyecanlandırıyor. Seyretmek de oynamak da… Türkiye'de bir kaykaycı alıp kaykayını dil bilmeden Brezilya'ya gitse oradaki kaykaycılarla kayabilir. Bu sporun birleştirici gücünü kullanmak benim için çok önemli.

Sporun amacı insanları bir araya getirmek ya…

Evet, elit sporcularımızın konumundan ziyade önemli olan; herkese bundan iyi bir şey alabileceğini göstermek. Spor insanlığın bulmuş olduğu en güzel şeylerden biri. Oyun oynamaktan geliyor spor. Bebeklikten beri oyun oynuyoruz. Spor birkaç kural koyar sadece. Çok hoş şeyler bunlar. İnsanlığın içinde olan eğlenceyi ortaya çıkarıyor. Sporun içinde olmaktan güzel bir şey var mı? Oyun oynuyorsun hayat boyu! Ben spor çevresinde olmak, oyun oynamak istiyorum. Sportmenliği bozmadan tatlı bir rekabet de güzel ayrıca. Arkadaşlık öğreniyor insan, alçakgönüllü olmayı öğreniyor insan. Sporculuk, centilmenlik o kadar önemli ki… İyi bir sporcuysan iyi bir insansın zaten. Böyle böyle iyi hisler yaymaya çalışıyorum kendi çapımda! :) Böyle bir misyonum var ve bu beni mutlu ediyor.