SÖZCÜ PLUS GİRİŞ

Ölene kadar Sunderland: Tanıdık bir çöküş hikayesi

Futbolu genelde ya kupa kazananlar ya da şampiyonluğu kaçıranlar üzerinden yorumluyoruz. Özellikle de ikinci gruptaki kupa kaybedenler üzerinden. Çünkü futbol taraftarlığı duygusal yatırımın üzüntü bakiyesi verdiği bir alan. Ama futbol travmaları; ikinci olmaktan ibaret değil. Küme düşme gibi bir çöküntünün yanında en başarılı olamamanın getirdiği ‘ikincilik yıkımları’ da ezberlenmiş şımarıklıklar gibi.

Küme düşmenin düşen için bir çöküş haline gelmesinin nedenleri var. Onlarca stratejik hata yaptığını, hatalara geri dönemeyecek zincirler eklediğini kabullenmek çok zor. Özgüveni şansın bile yanınıza uğramayacağı bir seviyeye çeken bir psikolojik yıkım bu. Nedenleriyle de sonuçlarıyla da yıpratıyor. Okul birincisi olmasa da takdir getiren bir öğrenci ile karşılaştıramayız.

KENDİ BELGESELİNİN KÖTÜ ADAMI

Bu yazının çıkış noktası Netflix’te yayınlanan “Sunderland ‘Til I Die” (Ölene kadar Sunderland) belgeseli. Belgesel, Sunderland Premier Lig’den düştükten sonra, 2017/2018 sezonunun öncesinde başlıyor. Kulübü satmak isteyen eski sahip Ellis Short’un belgeseli yaptırma amacı kulübü potansiyel yatırımcılara daha cazip göstermek. Çünkü Sunderland’in nispeten daha az rekabetçi Championship Ligi’nde şampiyonluk mücadelesi vermesi ve tekrar sıçrayışa geçmesi bekleniyor. Ancak işler o kadar kötü gidiyor ki, belgesel bir başyapıt haline geliyor. Ellis Short da kendi çektirdiği filmin kötü karakterine dönüşen ilk insan oluyor. 

‘Sunderland ‘Til I Die’ı anlatmadan önce biraz Sunderland şehrinden bahsedeyim. Limanda iş yok, tersaneler taşınmış. İşçi şehri Sunderland ülkede işsizliğin en yüksek olduğu yerlerden biri haline gelmiş. Zaten (kadın, erkek ve çocuk) futbolla yatıp kalkan şehir halkı mutluluk için umutlarını tamamen futbola bağlamış. İlk bölümün ilk 15 dakikasında buna emin oluyorsunuz. Sunderland kazandığında bütün şehrin yüzü gülüyor. 

FİLM İLE GERÇEK HAYAT FARKI

İzleyiciler olarak bizim de kalbimiz Sunderland ile atıyor. Ama ne yazık ki bir spor filmi ile gerçek hayat arasındaki farkı tekrar tekrar yaşıyoruz. 8 bölümlük ‘Sunderland ‘Til I Die’ bizi sürekli umutsuzluktan çıkaracak yeni kahraman adaylarıyla tanıştırıyor. Oyuncular, teknik adamlar, kulüp personeli… Onları çok seviyoruz, bağrımıza basmaya hazırız ama yükselen müzikle birlikte gelmesi gereken mucizevi spor sahneleri bir türlü yaşanmıyor. Zafere giden yolların sonu hep kısa kalıyor. Kötü karakterler de var ama filmlerdeki gibi hak ettiklerini bulmuyorlar. Misal, 70’te oyundan çıkarıldı diye takımdan ayrılan şımarık golcü filmin sonunda Sunderland’e gol atıp ‘Buna çok sevindiğini’ dişlerini gizleyemeden anlatıyor. Takımın Tarık Çamdal’ı Sunderland’in en çok kazananı Jack Rodwell yattığı yerden para basıyor. 1 kuruşa muhtaç olan kulüp yönetimi sözleşmesini feshetmesi için ona yalvarsa da 26 yaşında kendini körelterek PAF takımla takılmayı tercih ediyor. Takım 20 küme de düşse yıllar önce yaptığı kıyak sözleşme sayesinde parası tıkır tıkır yatacak. Çünkü, gerçek hayat.

BÜYÜK OLMAK YETERLİ DEĞİL

Belgeseli izlerken küme düşme ve yönetim şekli arasındaki ilişki ile ilgili daha net içgörü sahibi olmak da mümkün. Takımın Başkanı Martin Bain, The Office dizisindeki Michael Scott karakterini fazlasıyla hatırlatıyor. Oyunculardan bile çok çabaladığını söylemek yanlış olmaz. Duygularını ve düşüncelerini alışılmıştan daha fazla paylaşıyor ama geçmişte yapılan yanlış yatırımlar, kısa vadeli çözümler ekonomik olarak onun elini kolunu bağlamış durumda. Takımın sahibi para musluğunu kesiyor, ekonomik kriz eninde sonunda sahaya yansıyor ve şunu anlıyoruz: Çöküş için bir sezonluk hata yeterli değil uzun yıllar istikrarlı şekilde yanlış kararlar vermek gerekiyor. Sunderland çok köklü ve büyük bir kulüp. Ama bu onlara bir zırh sağlamıyor.

Küme düşmenin başka karşılıkları da var. Gol dediğimiz sadece gol değil ki. Premier Lig’den düşüldüğünde Sunderland kulübünde 85 kişinin işine son verilmişti. Bir alt kümeye düşmenin ekonomik karşılığı daha ağır. Futbolcular başları öne eğik soyunma odasına yürüyecek, birkaç gün sonra ise şişman kontratlarına güvenip Maldivlere gidecek. Ama kulüp personeli onların performansının bedelini ödeyecek.  Malzemeci John Cooke lafını esirgemiyor: “İşim için endişe ediyorum. Sürekli dedikodular duyuyoruz. Hepimiz korkuyoruz. Biz insanız. Ailelerimiz var. Ödememiz gereken mortgage var.”

TANIDIK BİR ÇÖKÜŞ

Belgeselin göbeğinde ise tartışmasız taraftarlar var. Taraftar dediğimiz Sunderland halkı. Sunderland’de taraftarlığa yaşam arası verildiğini görmüyoruz. Ölüm arası bile verilmiyor. Birçok taraftar kırmızı beyaz forma ve atkılarla gömülüyor. Kırmızı beyaz tabutların olduğu belki de tek şehir burası. Bu insanların tutkusu, futbolcularınki ile eşleşmiyor. Kulübün başındaki tacir ile yan yana bile gelmiyor.

‘Sunderland ‘Til I Die’, futbol ile ilgili her doğru ve yanlışı gözümüze sokan bir iş. Türkiye’de güzel spor belgeseli çekilmiyor diye üzülmeyin. Kongresine sadece 37 üyesi gelen Eskişehirspor’u, peynir yardımı kabul eden Elazığspor’u, sürekli puanı silinen Manisaspor’u göreceksiniz izlerken. Bu belgesel; küme düşme hattında yer alan Fenerbahçe’yi, lige forvetsiz giren Galatasaray’ı, 12 ayda Devler Ligi’nde liderlikten UEFA grubundan çıkamamaya gerileyen Beşiktaş’ı seyredenlere hiç yabancı gelmeyecek. 

Çünkü kötü yönetilen yerlerde düş kurmak kabusu, çabalamak çöküşü engellemiyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları