SÖZCÜ PLUS GİRİŞ
Darius Vassell otobiyografisinde Ankaragücü günlerine de yer verdi

Darius Vassell otobiyografisinde Ankaragücü günlerine de yer verdi

2009-2010 sezonunda Ankaragücü forması giyen Darius Vassell otobiyografisi The Road to Persia'da Ankaragücü günlerinden de bahsetti. İlginç hatırlarından söz eden Vassell, sistemimizi sorgulamamız gerektiğini de tekrar bize gösterdi.

METİN AKTAŞOĞLU / maktasoglu@sozcu.com.tr

Türkiye’nin Akdeniz’den beslenen, “Doğu-Batı sentezi” etkili futbol dünyası; kendine has tartışmaları, karakterleri, kulüpleri ve gelenekleriyle dışarıdan bakanlara oldukça farklı gözüküyor ve bu çok normal. Ülkemizde toplum, günlük hayatın hemen hemen her noktasında “nereli” olduğu hakkında çelişkiler yaşarken, bunun futbola yansımamasını beklemek yanlış olurdu.

Bu çelişki, doğru yorumlamalar ve uygulamalarla sahada bazen bizim için bir avantaja dönüşebiliyor ama zaman zaman yolumuza taş koyan da bu karışık kafa yapısı oluyor. Her ne olursa olsun bu kaotik sistemle -bu iki kelimenin bir araya gelmesi bir tezat oluştursa da- tanışmak ve buna şahit olmak yabancı futbolcular, teknik direktörler, antrenörler için en basit tabiriyle ilginç olsa gerek.

Böylesi bir ilginçliği deneyimleyen isimlerden birisi de Darius Vassell. Parlak bir Aston Villa kariyerinin ardından Manchester City’nin yolunu tutan ve İngiltere Milli Takımı’nın formasını giyen meşhur Vassell! 2009-2010 sezonunda Ankaragücü’nün 100. yılı şerefine Başkent’e yolu düştü İngiliz golcünün. İddialı girilen başarılı bir sezondan ziyade Vassell’in aklında Ankara, “ilginç bir deneyim” olarak yer etti.

Otobiyografisi The Road to Persia’yı yayınlayan 37 yaşındaki eski futbolcu kitabında Ankaragücü deneyiminden de elbette söz etti. Yıldız bir ismin veya yıldız olmasına da gerek yok kültürümüzden uzak herhangi bir yabancı futbolcunun, Türkiye’ye ve Türkiye’de de Ankaragücü gibi köklü, taraftar kitlesi geniş ve ateşli bir kulübe adapte olması kolay olmasa gerek. Vassell için işler ilk günden itibaren ‘meydan okuyucu' hale gelecekti.

‘Mandela gibi!’

Vassell havaalanı karşılamasını şöyle anlatıyor: “1 Temmuz 2009’da Ankara’ya geldim ancak açıkçası Ankara Esenboğa Havaalanı’ndaki karşılamaya hazırlıklı değildim. Bayrakları, formaları ve tezahüratlarıyla binlerce taraftar vardı. Böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştım. Gözüne far tutulmuş bir tavşan gibi kalakalmıştım. Havaalanının kapısından çılgınlığın içine daldık. İnsanlar zıplıyor ‘Darius Vassell, Darius Vassell, oley, oley, oley!’ diye bağırıyorlardı. Nelson Mandela gibi dünya liderlerine veya rock yıldızlarına yapılan tarzda bir karşılamaydı, bir Türk kulübünü ziyaret eden İngiliz bir futbolcuya değil…”

‘Yalnızca bir delik, ne sifon ne de başka bir şey…’

Ziyaret imzaya dönüştü ve Vassell, Hikmet Karaman yönetimindeki Ankaragücü’nde forma giymeye başladı. İlk hafta maçını ise unutması mümkün değildi. Diyarbakırspor’la deplasmanda 2-2 berabere kalınan maçla ilgili Vassell’in anısı ne skorla, ne de futbolla ilgili: “Barbaros (Bahadır Barut) Diyarbakır’ın farklı bir yer olduğu hakkında beni uyarmıştı. Kültürel olarak Ankara’dan epey uzak bir şehirdi; hem şehir hem de stat oldukça eskiydi. Bütün gün karnım ağrımıştı ve soyunma odasındaki tuvalete gitmek zorunda kaldım. Yerde yalnızca bir delik vardı ve içine düşmekten korkuyordum. Sifon veya herhangi başka bir şey yoktu. Bambaşka ancak alışmak zorunda olduğum bir dünyaydı.”

Vassell’i zorlayan kültürel farklardan biri de kurban kültürü olmuş. Tesislerde uğur getirsin diye koç kesilmesi Vassell’in aklında şöyle yer etmiş: “Bir iç saha maçında takım otobüsüyle stada gidiyorduk ve bir koçun kurban edilmesi için otobüsten hep birlikte indik. Etrafta sadece teknik ekip ve oyuncular vardı. Koç sanki kesilmeden önce bana baktı ve o zamanlar ‘blog’umda da yazdığım gibi; o an büyük bir hayvansever olduğumu anladım. Dramatik davrandığımı biliyorum ancak bunca yıldır otobüsün koltuğundan gördüğüm binbir türlü şeyin yanında bu benim için tamamen yeniydi. Bazı futbolcular iyi şans için kanı kramponlarına ve alınlarına sürdüler. Onların kültürüne saygısızlık etmemek için yanlarında durdum ancak yalnızca izledim. Oyuncular da benden katılmamı istemediler hatta sonrasında saygı duyulası bir şekilde iyi hissedip hissetmediğimi de sordular. Ancak ailemin Jamaika asıllı olduğunu ve bizim için de bu tarz şeylerin normal olduğunu bilmiyorlardı. Açtım Bob Marley’i ve kendimi maça hazırladım.”

Unutulmaz traşlar!

Yaşadığı tüm ilginçliklere ve karşılaştığı yönetimsel sorunlara rağmen Vassell’in gönlünde Türk insanı güzel bir yer bırakmış: “Türkiye’de güzel zaman geçirdim. İnsanlar bana mükemmel davrandılar. Kebap, balık ve mükemmel şaraplar vardı. Restoranlarda hesap ödememe izin vermiyorlardı ve parayı masaya bırakmak zorunda kalıyordum. Bundan daha iyi bir misafirperverlik olamazdı. Örneğin Türkiye’de, İngiltere’deki berberlerime rakip olacak türden berberlerim vardı. Orada zaman geçirdikçe yollarını, mekanlarını tanıdım. Atatürk hakkında bir şeyler öğrendim. 2015’te ziyarete gittiğimde bile herkes beni tanıdı ve ilgi gösterdi. Sanki eve geri dönmüşüm gibi hissettim. Kim bilir, işler belki farklı gitseydi bir süre daha orada kalabilirdim.”

Dediği gibi, kim bilir… Farklı bir zamanda, farklı bir dönemde daha farklı bir deneyim yaşardı Darius Vassell, tuvalette sifon bulurdu belki ancak yine bize özgü, anlatmaya değer ilginç bir deneyim muhakkak başına gelirdi. Elektriklerin kesildiğini, takım otobüsüne haciz koyulduğunu hatırlayan Vassell, o günlerde takım arkadaşlarıyla “Burası Ankaragücü, normal!” şeklinde tebessümle tepki verdikleri olumsuzlukları veya türlü türlü ilginçlikleri bir şekilde yaşayacaktı zira “Burası Türkiye, normal!” Bir transferi özellikle şu dönemde yabancı oyuncu transferlerini, “geldiler, işlerini yaptılar (veya yapamadılar) gittiler” şeklinde değerlendiriyoruz ancak her şeyin olduğu gibi transferlerin de bir arka planı var. Oyuncuların Türkiye’de yaşamaya çalıştıkları bir hayat, duygusal iniş çıkışlar, karşılaştıkları zorluklar ve şahit oldukları skandal yönetimler var.

Vassell, Ankaragücü’nün yaşadığı yönetim değişimini ve o dönemde yaşadıklarını ise şöyle aktarıyor: “12 Kasım’da Hikmet Karaman görevden alınmıştı. Crowne Plaza’da kalıyordum ve Hikmet Karaman görevden alındıktan bir gün sonra otel odamda oturuyordum. Otel yöneticisi beni aradı. İyi bir insandı, kaldığım süre boyunca benimle yakından ilgilenmişti. Bu seferki görüşmenin tonu ise farklıydı. Bana otelden ayrılmam gerektiğini söyledi. Yönetim değiştiği için kulüpte kimi arayacağımı bilmiyordum. Kulüp sekreteri Osman’ı aradım. Osman endişe etmemem gerektiğini ve otele geldiğini söyledi. Yanıma geldiğinde bana yönetimin değişeceği bilgisini haftalar önce verdiğini destekler nitelikte ‘Değişim başladı’ dedi. Yeni yöneticiler hakkımda, gece hayatım olduğuna dair yalan haberler yayıyordu. Osman, tanıdıkları sayesinde Rixos Grand Hotel’i kalmam için ayarladı. Ayrılmak üzere eşyalarımı lobiye indirdiğimizde gazeteciler bizi bekliyordu. ‘Otelden atıldığımı nasıl biliyorlardı’ dedim içimden. Birisi haber vermiş olmalıydı!”

Son gol ve gözyaşları…

Yıldız golcünün unutamadığı an ise Ankaragücü formasıyla attığı son gol. Vassell golü şöyle anlatıyor: “Ankaragücü formasıyla son golümü 28 Şubat 2010’da Gençlerbirliği’ne karşı aldığımız 1-0’lık galibiyette kaydettim. Benim için öyle bir rahatlamaydı ki… Paramparçaydım ve tüm duygularım açığa çıktı. Gözyaşlarıma engel olmaya çalıştım ve kendimi toplamam beş dakika sürdü. Gol atmak gibi bir sevinç kaynağının beni ağlatması garip gelebilir ancak goller atmak bu kulüp için her hafta yapmak istediğim şeydi. Noterlikte saatler süren görüşmeler, geciken ödemeler, İngiltere’ye sürekli seyahatler, kovulmalar, üzgün yüzler, suçlamalar, hayal kırıklıkları ve her şeyin ötesinde yalnızlık; hepsi bir araya geldi ve yaşlar yanaklarımdan süzüldü. Dün gibi hatırlıyorum ve o an Ankara’daki günlerimin sembolüydü. Futbol böyle hissettirmemeli. Bundan hiç hoşlanmamıştım.”

“Primadonna” olarak gördüğümüz yıldız futbolcuların da ne kadar kırılgan olduğunu görüyoruz ve yönetimlerimizin sporcuları ne kadar yorabildiğini anlatan şahane bir örnek Vassell’in örneği.

Yüksek bedellerle getirdiğimiz oyuncuları gönderebilmek için hatta daha gerçekçi bir tabirle kaçırmak için böyle baskılar uyguluyoruz. Yabancı sınırı veya serbestliğinden ziyade üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen Vassell’in hikayesi hala geçerliliğini koruyor mu ona bakmamız gerekiyor belki de…