SÖZCÜ PLUS GİRİŞ

Takımlarımızın hemen hemen izlediğim bütün maçlarında, bütün tribünlerde aynı yanlışa denk geliyorum. Yıllardır tribünlerin ortak motto’su ’90 dakika boyunca susmamak’ ve ‘avazımız çıkıncaya kadar bağırmak’tan öteye gidemiyor. Peki elzem olan bu mudur futbolun kalbi olan tribünlerde?

Yıllardır süregelen bu anlayış tribün kültürünü ve farklılıklarını yok edip tamamen aynı ürünün farklı isimli birer kopyaları haline getirdi. Tribünler artık oyunu bilerek izlemeyen, futbolcunun o an ne hissettiğine empati yapamayan, oyuncuların ve takımın kapasitesini bilmeyen sadece ama sadece takımın kazanmasına attığı gollere endeksli insanlarla doldu. Bu orantısız destek ülkeye gelen yabancılara kısa vadede inanılmaz hisler yaşatsa da bir süre sonra onlarda bu rutinin içerisine girerler ve ilk yılın sonunda tribünler artık sadece ortaya bağıran bir kalabalığa dönüşür onlar için. Çünkü kötü bir performansta oyuncunun geri dönüşüne yardımcı olacak ona tekrar  ‘come back’ yaptıracak destek yerine bilinçsizce neye protesto yaptığını bilmeyen kitleler var tribünlerde. Son oynanan Arsenal-Bayern Münih ve Galatasaray-Schalke 04 maçlarından sonra bu o kadar net ortaya çıktı ki yazmak ve insanları bilinçlendirmek istedim. Aslında Arsenal ve Galatasaray benzer durumlara düştüler evinde oynadıkları son16 maçlarında. ikisi de sürklase edildi rakipleri tarafından. Fakat Arsenal taraftarı dikkatlice maçı izlerken takmının yaptığı her olumlu, takımı atağa kaldıran ve maksimum efor sarfettiren hareketten sonra çılgınlar gibi bağırıp alkışladı ve oyuncularına ekstra güç sağladı o çağresizlikte bile Arsenal 2-2’yi yakalayacak gücü buldu. Walcott’u resmen tribünler şahlandırdı fakat takımın kalitesi buydu, yetmedi geri dönüş yapmaya. Taraftar da biliyordu takımlarının o gün için gücünün yeterli olmadığını ve bu takımın üst sınırından bile bir tık öte performans almak için ellerinden geleni yaptılar gerçek bir ev sahibi gibi. Walcott o pozisyonları nasıl harcadın deyip yuhlamadılar oyuncunun tribüne olan saygısını kaybettirmediler. Zaten dikkatli izleyenler maç bitiminde Wenger’e ve yönetime gerekli mesajı verdiklerini görmüştürler.

Galatasaray’da ise durum çok vahimdi. Takım golü bulduktan sonra resmen abandone oldu, inanılmaz baskı yedi. Taraftar zaten oyunun içinde değil, belirli marşları okuyor ve sadece gol bekliyor. Onu tek tatmin edecek olan şey gol ve galibiyet. Bizi hızlıca tüketim toplumuna dönüştüren kaptalizmin futbola en büyük etkilerinden biri de budur. Kazanmak, kazanmak ve yine kazanmak.  Yapılan olumlu hareketlere en ufak bir reaksiyon yok. Selçuk inanılmaz toplar kaptı bir stoper gibi ve onu yüreklendiren onun hırsını takıma aşılayacak tek bir ses yok. Veya Dany, top normalde auta çıkacakken inanılmaz bir eforla oyunun içerisinde tutuyor kenardakiler ayağa dahi kalkmıyor. Sadece takımı uyutan, rakibi ve hakemi sıfır baskı altına alan marş, sadece marş(!). Marşlar zafer nidalarıdır. Bir maçta 40. dakikada 3-0 öndeyseniz zafer marşları söylenebilir. Kendi evinde amansızca baskı yerken marş söylenmez. Takım aleyhine yapılan her hareket protesto edilir, yuhlanır ve baskı altına alınır. Lehine olanlar ise alkışlanır, motive edilir ve oyuncuların limitlerini zorlamalarına yardımcı olunur. Zaten maç sonu Klas-Jan Huntelaar’ın söylemlerine bakarsak ”Taraftar ne güzel bağırıyordu fakat sonra sustular”dedi. Tıpkı Atletico Madrid’li oyuncuların İnönü’de söyledikleri veya Milanlılar’ın Kadıköy için söyledikleriyle benzer şeyler.

Ülke olarak gerçekten taraftarlık bilinci ve tribün kültürü konusunda oldukça eksik olduğumuz bir gerçek. Bu kadar yönetim, organizasyon ve altyapı sorunları varken sıra buna da gelir mi? derseniz evet gelmez ama kazanmayı değil, ‘bu oyunu seven’ler olarak bir yerden başlamak gerek.

PAŞA ERDENİZ BALYEMEZ