SÖZCÜ PLUS GİRİŞ

Eurosport.com Türkiye’ye konuşan CSKA Moskova Başantrenörü Ettore MessinaCSKA ile bu seneki hedeflerinden, spordaki dopinge, Milos Teodosic’le ilişkisinden, çok konuşulan Türk Milli Takımı teklifine kadar birçok konuyu değerlendirdi.

Anadolu Efes Top 16’ya olağanüstü bir başlangıç yaptı. Euroleague’de sonuna kadar gidebilirler mi?  Bu sene büyük takımların benzer bir serüvenden geçtiklerini görüyoruz. Çok fazla iniş çıkış var. Favoriler arasında bir denge oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Anadolu Efes de şu güne kadarki performansıyla en üst seviyede mücadele etmeye muktedir olduğunu kanıtladı.

Geçtiğimiz yıllara nazaran, Efes’in tekrardan Avrupa’nın zirvesindeki takımlarla beraber anılmasını ne sağladı? Kanımca Efes, kimliğini yavaş yavaş, hedefe doğru ilerlerken buldu. Oyuncular rollerini iyi kanıksadı. Bunun gerçekleşmesinde Oktay Mahmuti’nin katkısı büyük. Takımın her bir parçası koçun onlardan istediklerini sahaya yansıtmaya başladı. Böylece, bir istikrara kavuştular.

CSKA Moskova’da bu sezon 11 farklı oyuncuya ilk beşte yer verdiniz. Ana yapıdaki bu hamlelerin arkasında yatan sebepler neler?  Bunun en basit sebebi sakatlıklar yaşamış olmamız. Aynı zamanda, yeni bir takım olduğumuz için herkesin bu kadronun değerli bir parçası olduğunu hissetmesini istedim. Hatırlayacağınız gibi, sezon başında Rusya Milli Takımı’nın en önemli parçalarından Alexey Shved ve Andrei Kirilenko gibi iki ismi kaybettik. İnsanlar bunu çok çabuk unutuyor. Biz, geçen seneye göre çok farklı bir takımız. Çok daha genç oyuncularımız var. Bu yüzden CSKA’da ne kadar büyük bir beklentiler olursa olsun, sabırla ilerlemeyi öğrenmeliyiz.  Ben ayrıca şu aşamada Final Four’dan konuşmak için çok erken olduğunu düşünüyorum. İtalya’da güzel bir atasözü vardır;  ”Ayı postunu satmadan önce ayıyı öldürmelisin.” Daha çok yolumuz var.

Peki, herhangi bir baskı hissediyor musunuz? Geçen sezon CSKA şampiyonluğa ulaşamadığında her kesimden eleştiriler vardı. Bu sene baktığınızda, benzer bir baskı mevcut mu? Bakın, zaten CSKA Moskova’da çalışmak; bir basketbol adamının omuzlarına yükleyebileceği en büyük baskıyı beraberinde getiriyor. Zira buraya geldiğinizde tarihinde Avrupa şampiyonlukları, düzinelerce ulusal zafer elde etmiş bir organizasyonda çalışacağınızı anlamış oluyorsunuz. CSKA’ya gelen her koç, her oyuncu, her insan bu standartları en üst seviyede tutması gerektiğini bilir.

Theo Papaloukas’ın kadroya katılması Milos Teodosic’i rahatlatmak, üzerindeki yükü hafifletmek adına yapılan bir hamle miydi? Hayır. Birinin omuzlarındaki yükü, baskıyı kaldırmak için değil, takımı korumak için transfer yaparsınız. Sakatlıklara, şanssızlıklara karşı aldığımız önlemler olarak bakabilirsiniz bunlara. Yolumuz uzun ve önümüze neler çıkacağını bilmiyoruz. Zaten Milos Teodosic müthiş bir sezon geçiriyor. Çok akıllı, çok başarılı bir performans ortaya koydu bugüne kadar. Oyun bilgisi çok üst düzeyde. Topu her zamankinden daha çok paylaşıyor. Theo’nun gelişindeki amaç Milos’un omuzlarındaki yükü hafifletmek değildi; yanına destek olarak yapılmış bir hamle, bir kalkandı.

Basın toplantısında Teodosic'in mental gelişimi üzerine size yöneltilen soruya “Ben Dr Frankenstein değilim” cevabını vermiştiniz. Milos'un şu son durumunu ele alırsak, sizi nasıl nitelemeliyiz? Buda olur mu? Hayır, hayır… Orada bana gazeteci özel olarak Milos’un aklına girip girmediğimi sormuştu. Ben de ona tarzımın bu olmadığını söylemiştim. Ben, insanlarla, sporcularla konuşurum. Milos’la da güzel bir ilişkimiz var. Onun oyun tarzını çok beğeniyorum ve oyuncu olarak bir adım daha ileri atarak dominant bir süperstar haline gelebileceğini düşünüyordum. Bu hamleyi yapabilmesi için de ona yardım ediyorum. Onun 25 yaşında olduğunu unutmamalısınız. Bazen bu gözardı ediliyor.

 

Zalgiris mağlubiyetinin ardından oyuncularınızın takıma bağlılıklarını sorgulamanızın nedeni neydi? İlk CSKA tecrübenizle kıyasla, takımda bir özveri problemi olduğunu düşünüyor musunuz? Bakın, bu sezon tüm büyük takımlarda aynı problemler var. Hemen hemen herkes, zorlu fikstürde dikkat dağınıklıkları ve dağılmalar yaşayabiliyor. Zalgiris maçından sonra yaptığım bu açıklamayla da sadece takımımı mental anlamda biraz olsun kamçılamak istemiştim.

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Fenerbahçe Ülker’e bakıyorsunuz, çok iyi bir kadro ancak Avrupa’da kötü bir yıl geçiriyorlar. Buna rağmen gidip Türkiye Kupası’nı kazanabiliyorlar. Tam tersine, Efes çok iyi bir Euroleague sezonu yaşıyor ama Türkiye Kupası’nda son dörde bile kalamıyor. Barcelona ligde sekiz kez sahadan yenik ayrıldı. Kral Kupası’nda kazanırken çok zorlandılar. Siena’ya bakın, Beşiktaş’a bakın… Herkeste aynı problem. Tam olarak neden bilmiyorum ama bir tane takımın öne çıkıp, yoluna emin adımlarla ilerlediğini göremiyoruz. CSKA’da bir mağlubiyet bile büyük olay yaratabiliyor, biz de bunun sorunlarını görüyoruz.

Basında Türk Milli Takımı’ndan teklif aldığınıza dair haberler var. Bu doğru mu? Hayır. Bana resmi bir teklif gelmedi.

Peki sizinle iletişime geçtiler mi? Bunu Türkiye Basketbol Federasyonu’na sormalısınız.

 

Geçen ay verdiğiniz röportajda daha önce hiç Olimpiyat Oyunları’na katılmadığınızı, bu deneyimi tecrübe etmek istediğinizi söylemiştiniz… Bu doğru. Bir milli takımın başında, Olimpiyat Oyunları’na gitmeyi umduğumu daha önceden söylemiştim. Ve evet, çeşitli ülke federasyonlarıyla bu konuda görüşmelerim oldu. Kibar bir şekilde bana bu tip bir görevle ilgilenip ilgilenmediğimi sordular. Ben de onlara bu yaz bir milli takım çalıştırmanın mümkün olmadığını söyledim.

Çünkü bakın Avrupa Şampiyonası, 22 Eylül’de sona erecek. Ben takımıma, kulübüme ”Bu tarihten sonra sizlerle çalışmaya dönebileceğim” demeyi etik bulmuyorum keza ulusal ligler Ekim’de başlıyor. Takıma herkesten geç katılmak ve oyuncularımın başka birinin koçluğunda sezona hazırlanmalarını beklemek benim açımdan mantıklı değil. Fakat bir sonraki yaz dönemi için konuşacak olursak, eğer ciddi teklifler gelirse kulübümle oturup bunu konuşmayı isterim.

Altını çiziyorum, şu anda CSKA’nın bana izin vermemesi gibi bir durum söz konusu değil çünkü buradaki herkesle ilişkim olumlu. Onlar da beni mutlu edecek eşzamanlı başka bir görevde görmeyi kabul edeceklerdir; her ne kadar bu onları zor duruma düşürecek olsa da. Maalesef ben de onları zorda bırakmak istemiyorum. Bu, şu ana kadar bana gelen bütün milli takım sorularına verdiğim en kesin cevap. Çünkü herkes ulusal takım çalıştırıp çalıştırmayacağımı öğrenmek istiyor. Bana gelen teklifleri kabul etmiyor değilim. Sadece şu andaki durumum böyle. Bu kadar basit.

Mevcut NBA sezonunu yakından takip ediyor musunuz?  Evet, tabii ki. Aslında normalden biraz daha fazla takip ediyorum çünkü Los Angeles’taki dostlarımla hâlâ çok güzel ilişkilerim var.

 

Peki Lakers’ın bu sezonki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Neyi yanlış yapıyorlar sizce? Durum ortada. Çok fazla iniş-çıkış yaşadılar. Elbette, sezon başında iki büyük değişiklik bunun bir sebebi. Çünkü Steve Nash ve Dwight Howard gibi oyuncuları getirdiğinizde onları bir sistem etrafında toplamak, adaptasyonu sağlamak kolay olmuyor. Tabii bir yandan da Mike Brown’ın görevine sezon başında son vererek yeni bir koç getirdiler. Arkasından sakatlıklar geldi. Ben yine de Lakers’ın play-off’a girebileceğini düşünüyorum. Ve şunu söylemem lazım; eğer play-off’a kalırlarsa herkes için eşleşmesi en zor takımlardan biri olacaklardır.

Jerry Buss’ın vefat etmesi de duygusal anlamda takımın kenetlenmesine yardımcı olacaktır. Buss’ı kişisel olarak tanımıyorum ama hepimiz onun bu takıma neler kattığını, nasıl büyük başarılar elde ettiğini çok iyi biliyoruz. Kişisel anlamda, hemen herkesin bu görev etrafında toplanabileceğini, duygusal bir güçle oynayacağını tahmin ediyorum.

Avrupa ve NBA arasında oraya gittikten sonra dikkatinizi çeken en büyük fark ne oldu? Bir kere işin teknik farklılıklar boyutu var. Rotasyonlar, oyuncu kullanımları, setler, fikstür, maçlar arasındaki zaman azlığı… Oyuncuları seçmek ve onları maça hazırlamak için yapabilecekleriniz daha kısıtlı. Bunlar ilk bakıştaki teknik detaylar. Fakat en enteresanı oyuncularla koçlar arasındaki hararetli ilişki biçimini görmek oluyor.

Sıkışık fikstür, bazı oyuncuların sisteme dahil edilmesini çok zor hâle getiriyor. Bu da koçlar ve oyuncular arasında zaman zaman hararetli bir ilişkinin oluşmasına sebebiyet veriyor. Mesela durumu Avrupa’ya uyarlarsak, bugün İstanbul’da oynayıp yarın Barcelona’ya gitmek gibi bir olaydan bahsediyoruz. Buna alışmak çok zor çünkü sadece fiziksel olarak değil, mental anlamda da çok yoruluyorsunuz. Böylece, özellikle süperstarlar için her şey iki kat daha zorlaşıyor. Malum, her akşam çıkıp maçı kazanmak zorundalar. Takımları için ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerek. Bu da aklınızın kolay kolay almayacağı bir baskıyı yaratıyor. Bilhassa Pau Gasol, Kobe Bryant gibi oyuncuların bunu çok birçok defa yaşadığını gördüm. Bunu görmek, ABD deneyimimin kendi adıma en ilginç yanlarından biriydi.

 

Los Angeles’ta yaşamayı sevdiniz mi? Kişisel olarak LA’yi çok beğendim. Ancak şunun altını çizmek gerekiyor; ABD’nin her bölgesi, her şehri kendine has özellikleri içinde barındırıyor. Bu yüzden Los Angeles’tan yola çıkarak genel bir Amerika portresi çizmeniz pek mümkün değil. Biz antrenman tesislerine çok yakın oturuyorduk. Hava çok güzeldi. Fakat genel olarak oradaki tüm hayatımın ev-antrenman-uçak-maç ekseninde geçtiğini söyleyebilirim.

Uzun oyuncularla yakından ilgilendiğinizi, onların gelişimlerinde etkili olduğunuzu kariyeriniz boyunca sıkça gördük. Peki Los Angeles Lakers’ta çalıştığınız dönemde Andrew Bynum’ın gelişiminde etkili oldunuz mu? Zira geçen sezon belki de kariyerinin en üst düzey senesini geçirmişti…

Hayır, Bynum’ın gelişimindeki en büyük pay Darvin Ham’e aittir. Onunla çok yakın bir ilişki kurdu. Beraber çok istikrarlı bir yapı oluşturdular. Ham, Bynum’la her gün çalıştı. Keza koç Brown’ın daha takıma geldiği ilk günden itibaren Bynum’a gösterdiği güven de bu noktada kilit bir nitelik taşıdı. Koç, organizasyon anlamında benim tecrübelerimden de sıklıkla faydalandı. Bu umuyorum ki onun da işine yaramıştır.

Koyu bir Milan taraftarısınız. Takımınızın Şampiyonlar Ligi son 16 turu ilk maçında Barcelona’yı 2-0’la geçmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyülendim. Tabiri caizse, şok oldum. Özellikle Milan Teknik Direktörü Bay Massimiliano Allegri için çok sevindim çünkü kendisi bu sene büyük eleştirilere maruz kalmıştı. Hatta kulüp başkanı bile bu eleştiri yağmuruna katılanlardan biriydi. Fakat Barcelona maçında şunu gördük ki, müthiş bir oyun planı hazırlamış. Çok basit, çok sade… Harika bir liderlik sergiledi, takım rakibi köşeye sıkıştırdı. Dilerim ki ikinci maçta da bu performansı gösterip Şampiyonlar Ligi’nde son sekiz takım arasına kalırız.

 

Son aylarda sporda yaşanan doping skandalları herkesi sarstı. Lance Armstrong’la başlayan, Dr. Fuentes’in davasına kadar uzanan gelişmelerle birlikte herkes gözünü kulağını adı bugüne kadar pek dopingle anılmayan sporlara çevirdi. Son olarak Arsene Wenger futboldaki doping kullanımına dair “Her şey temiz olmayabilir” demişti. Basketbol ve doping ilişkisine dair siz neler düşünüyorsunuz?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben, basketbolu temiz bir spor olarak görüyorum. Her zaman bazılarının çok şüpheli değişimler, gelişimler geçirdiğini fark edebilirsiniz. Bunlar her yerde olur. Bireysel kullanımın önüne geçmeniz zor. Fakat ben yapılan testleri, ortamı da yakından görüyorum ve buna bakarak basketbolda bir doping kültürü olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu çok, çok önemli bir nokta. Bütün bunlara rağmen bir yandan da gözümüzü kapatmamamız gerekiyor. Uyanık olmalı, gardımızı hiçbir zaman düşürmemeliyiz. Dopinge karşı her seferinde çok sert kurallarla gelmeliyiz. Zira, doping her zaman testlerden daha hızlı gelişim gösterir. Her zaman bir şekilde testlerden kaçmanın yolunu bulabilirler. Umarım genel olarak tüm sporlarda dopinge karşı alınan önlemler ve son aylarda verilen cezalar bu şekilde devam eder.

Son olarak, dopinge, şikeye ve benzerlerine karşı çok sert ve saldırgan olmamız gerektiğini düşünüyorum. Biz de atağa geçmeliyiz. Çünkü bu skandallar, birçok genç insanın umutlarını yok ediyor. Bir maça gidiyorsunuz ve bir ay sonra bunun ‘şike bulaşmış’ bir karşılaşma olduğunu öğreniyorsunuz. Bu gerçekten insanın spora karşı duyduğu tüm heyecanı, tüm tutkuyu alıp götürüyor. Mesela, futbolda son yıllarda yaşananlar sporu, o tutkuyu, o heyecanı parçalıyor.

Bizim sporumuzda sevdiğim yan şu: Eğer bir basketbolcu, şikeye karıştıysa ve bilerek kötü oynuyorsa onu hemen kenara alırsınız. Bu kadar basit.

 

İtalyan kulüplerinin son yıllarda aldığı kötü sonuçlar herkesin mâlumu. Siz genel kaliteyi nasıl görüyorsunuz, umut var mı? Evet, genel olarak böyle bir durumun varlığını inkar etmenin gereği yok. Alınan sonuçlar sürekli kötüye gidiyor bilhassa da kulüpler düzeyinde. Fakat garip bir şekilde yeni yetişen genç oyuncuların içinde de çok önemli isimlerle karşılaşabiliyoruz. NBA’e giden yeni isimlerimiz var. Elbette bu, ulusal takım için iyi bir gelişme.

Geçtiğimiz haftalarda Cantu koçu Andrea Trinchieri ile röportaj yapma imkânı bulmuştuk. O, Avrupa’da şu anda iki koçluk okulu, ekölü olduğunu söylemişti. Biri Obradovic Okulu, diğeri ise Messina Okulu. Siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? İnsanların beni öğretmen olarak görmesi, hakkımda böyle güzel şeyler söylemesi beni onurlandırıyor. Her zaman açık bir insan oldum, yeni yetişenlere, gençlere, benim görüşlerimden yararlanmak isteyenlere her zaman antrenman kapımı açtım. Bildiklerinizi, edindiğiniz tecrübeleri insanlarla, koçlarla ve gençlerle paylaşmak zorundasınız. Eğer ben bugün buralara geldiysem zamanında benden büyük birileri bana yol gösterdiği içindir. Şimdi bunu yapma sırası da bende.

Eurosport

Yayınlanma Tarihi:14:09,