Reklamsız Sözcü

Milli Takım, Dünya Kupası elemelerinde gerçekten büyük önem arz eden Finlandiya karşısında uzun süredir yapamadığını yaptı. Finlandiya, fizik gücüyle ön plana çıkan fakat teknik kapasitesi ile düşük profilli bir takım. Fizik gücü üst düzey bir takımı yenmenin en doğru yolu maçın ilk dakikalarında skoru kurtarmaktır. Çünkü fizik gücü, kondisyonu üst düzey olan takımlar maçın büyük bir bölümünde oyun disiplininden kopmaz ve pes etmezler. İşte bu noktada Fatih Terim futbolcularımıza net bir talimat vermişti, ilk yarıda bu iş bitmeliydi. Doğru düşünce sahada doğru uygulandı. İlk 20 dakikada Cenk Tosun'un 2 golüyle net olarak istediğimizi aldık. Geriye kalan 70 dakika ise tipik hastalığımız olan skoru koruma psikolojisine girdik. Fazlasını aramak, rakibe top yaptırmamak yerine açık vermemek, risk almamak gibi bir kısırdöngünün içinde bulduk kendimizi.

Bunun yerine ilk 20 dakikada olduğu gibi önde basmaya defansa rakip sahada başlamaya devam edip, rakibi bozmayı tercih etseydik, maçın çok farklı bir skorla biteceği aşikârdı. Milli Takım'da vites yükseltmesi gereken isimler Arda Turan, Yunus Mallı ve Olcay Şahan'ın beklenen sorumluluğu almamaları, beklenilen performansı sergilememeleri saha içinde istediğimiz hâkimiyeti kurmamızı da zora soktu. Sonrasında zaten Fatih hoca da hem Yunus'u hem de Olcay'ı kenara aldı. Futbolcuların çoğunun kafasında 2-0'ı bulduktan sonra sanki, “Bu maç böyle bitsin sakatlık falan yaşamadan, çok da yorulmadan 90 dakikayı bitirelim” düşüncesi hâkimdi. 20 dakika oynayıp 70 dakika attığımız 2 golü koruduğumuz Finlandiya maçının sonunda gördüğüm şudur. Dünya Kupası'na gidebilmemiz için oynadığımız futbolu geliştirmek zorundayız. Bu durumun da teknik ve taktikle pek alakası yok. Futbolcular bilinen yetenek ve kapasitelerini sahada göstermek zorundalar.

Dünya Kupası'na gidip gitmememiz tamamen futbolcularımızın elinde çünkü istedikleri zaman oynuyorlar, istemedikleri zaman oynamıyorlar.