SÖZCÜ PLUS GİRİŞ
Erman Toroğlu yine dolmuşa bindi

Erman Toroğlu yine dolmuşa bindi

Metin GÖREN yazdı...

Erman Toroğlu'nu iyi tanırım.Ankara günlerimizin uzun soluklu sohbet seanslarında şen kahkahalar tavan yapardı. Salon futbolu bir başka keyfimizdi. Toroğlu'nu oyunculuğundan da tanırım. Ankaragücü'nün Kupa Beyi olduğu yıllarda, en büyük moral depoları benim Barış (Eski adı Ulus) ve Günaydın gazetelerinde yazdıklarımdı. O zamanlar çocuklar gibi şendi. Hakemliğe adım atışını da bilirim. Şimdi aklına bile getirmediği başkentli spor yazarlarının onun için neler yaptıklarını umarım unutmamıştır. Erman; sebze ve meyveden çok iyi anlar. Onun da her dem belirttiği gibi ticari mesleği kabzımallıktı.

Ve Erman Toroğlu futbol dünyasına balıklama daldığında, kendine özgü bir dil (kaba çok kaba) seçti. Medya patronlarının reyting uğruna ortaya attıkları figüran, birdenbire kötü rolleri üstlenen aktör oluverdi. Elinde bir tuvalet kâğıdı ve beyzbol sopasıyla.Ve öylece kaldı. Öylece kalan ve her geçen yıl, suni itibar grafiklerine paraşütsüz iniş yaptıran arkadaşım Toroğlu şimdilerde, ‘tek hat' çalışan dolmuşlardan nedense hiç inmiyor.Durakta beklerken, dolmuşta giderken duyduklarıyla ve biraz da cep telefonu marifetiyle ‘taraflı' yazı ve söylemlerle kendi enkazı üzerinde gezen birini fotoğraflıyor.

Toroğlu, çok ayıp ediyor.

TSYD'nin (Türkiye Spor Yazarları Derneği ve Spor Kulübü) Yönetim Kurulu'nu, şube yapısını, burada onurlarını ortaya koyarak görev alan onlarca meslektaşımızı, (adamlığın nesli tükenen son örneklerinden biri) Genel Başkan Oğuz Tongsir'i hedefleyerek ‘aklınca' kamuoyunda küçük düşürmeye çalışıyor. Okuyucuyu, izleyiciyi adeta bıktıran konulardan, iki seksen Konya Şubesi'ne atlıyor, dik duruşun simgesi bu onurlu şubemizi karıştırıyor. Ne sevgili başkan Recep Çınar, ne Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan, ne Ahmet, ne Mehmet ve ne de Genel Başkan Oguz Tongsir böylesine iğrenç bir pazarlığın orta yerinde olmamışlardır ve bilesin ki; olmayacaklardır…

Oysa, Toroğlu için aklın yolu bir olmalıydı.

Binecekti bir taksiye (dolmuşa değil) gidecekti; Genel Başkan Tongsir'in yanına, çayını yudumlarken gerçekleri belleğine yerleştire yerleştire öğrenecekti, neyin ne olduğunu. Olmadı Genel Sekreter Mustafa Yener'den bilgi alacaktı. Ya da hocam diye hitap ettiği bendeniz Metin Gören'den, Bülent Karadaş'tan. İstanbul'da görevli yönetim kurulu üyelerimizden Meriç Müldür, Tunç Kayacı, Bahadır Çokişler'den. Halid Kayacan, Süleyman Rodop, Muhammed Kılınç, Hüseyin Sakarya'dan. Diline doladığın Konyalı üyemiz Ahmet Eser'den. İzmir'de Nuri İmre ya da Suavi Yardımoğlu'ndan. Adana ‘da Kerim Hoşfikirer'den. Ve de ve de Aygün Özipek'ten. Ya da tüm şube ve temsilciliklerimizden…

Olmadı Toroğlu kardeş. Öyle sallamak yok. Gerçekleri öğreneceksin, bilmeden de yazmayacaksın. Ve eğer kendine yazar, çizer, yorumcu payesi yakıştırıyorsan gerçekleri yazacaksın.

Dost acı söylermiş:

“Lütfen bundan böyle dolmuşa binme. Sonra orta yerde, ıssız bir alanda indirirler,şaşırır kalırsın.”

TERİM AFFEDER Mİ?

Bir Volkan harikalar yaratıyor, öteki Volkan onu tehdit ediyor, “Geliyorum” diye. Volkan Babacan ile Volkan Demirel'den anlamlı, “Miili Takım kalesini devralma'' mücadelesi. Babacan'ın takımını ayakta tutabilme uğraşı ve olağanüstü savaşı aylardan beri alkışlanıyor. Demirel Volkan'ın ise Fenerbahçe'nin son karşılaşmalardaki harika resitali, dudak ısırtıyor. Bunun bir diğer adı ise Milli Takım kalesine göz kırpmak. Çözüm; Fatih Terim'in iki dudağı arasında saklı. Beklemedeyiz.

YÖNETİCİ EĞİTİMİ

Türk futbolunun en büyük eksiklerinden biri, profesyonel yapıda mücadele eden futbol takımlarında, birçok amatör yöneticinin bulunmasıdır… “Parayı ben veriyorum” demekle iş çözüme ulaşmıyor. Neyse ki son günlerde; yayıncı kuruluş ve Futbol Federasyonu'ndaki ekonomik birikimler, bu tip yöneticilerin caka satma alanlarını bir hayli daralttı.

Bir yöneticiyi anımsarım ve asla unutamam. Takımı, hazırlık maçı yapıyordu. Ve iki farklı da yenikti. Yönetici yanımda oturuyordu. Takımının yenik olmasından ötürü de bir hayli tedirgindi. Bir süre öyle kaldı ve sonra bana dönerek aynen şunları söyledi;

“Metinciğim. Ya karşı takımın başkanı ile senin aran iyi. İki gol yesinler de puanları paylaşalım” (O zamanlar galibiyete iki puan veriliyordu) dedi. Şaşkındım ama anlatmak zorundaydım: Sevgili kardeşim. Bu karşılaşma puan maçı değil. Bu bakımdan ne onlar iki puan alacak ve ne de siz iki puan kaybedeceksiniz. Yönetici önce inanamadı bir süre sonra da “Bu iş benim işim değil'' diyerek istifa etti. Kıssadan hisse.

SALON SPORLARINDAN SEVGİLERLER

Daha düne kadar adı amatör, soyadı pür amatör olan salon sporlarında görülen parasal patlama, güçleri belirli oranlarda seyreden birçok kulübü zor durumda bıraktı. Basketbolun Avrupa Kupalarına dek uzayan boyu ile yabancı sporcuların ederleri yükseldi. Türkiye Basketbol Ligi (TBL) de Süper Lig'deki yabancı egemenliğinin gölgesinde kalmak istemeyenlerin doluştuğu ve oluşturduğu zengin bir lig oluverdi. Giderek büyüyen seyirci isteğine duyarsız kalmayan birçok takım da ekonomik oluşumlarının sınırlarını aşarak güçlü takımlar kurmak zorunda kaldı. Aynı oluşum voleybolda gerçekleşti. Özellikle bayan takımlarımızın güç dengeleri eşitlikten soyutlandı, üç beş takımın iddia yörüngesine oturdu. Salon sporları statüsünden olan ancak birey uğraşla, takımdaşlık ruhunu yakalamaya çalışan Uzakdoğu sporları ve özellikle boks ile cimnastiğe ayrılan bütçeler, ‘kırmızı rakam' oluşumunda seyrediyor. Türkiye profesyonellik kavramını henüz algılayamadı. Örneğin sponsor oluşumu çok yetersiz..